Bölüm 184: 35. Sahne — 73. İblis Kralı III
"Hâlâ bir sonraki senaryonun zor geçeceğini mi düşünüyorsun?"
"…"
<73. İblis Kralı> çetin bir senaryoydu; ama titizlikle hazırlandığımız sürece hiçbir sorun çıkmazdı. Hatta bugüne dek tamamladığım senaryoların en kolayı bile olabilirdi.
Ekip çok geçmeden antrenmanını bitirip etrafımızda toplandı.
"Herkes sıralamasını yükseltme işini halletti mi?"
Soruma herkes adına Jung Heewon cevap verdi.
"Hepimiz ilk ona girdik. Açıkçası Jihye'yle Pildu-ssi'ninki kıl payıydı; ama bu sabah sıralamaları kendiliğinden yükseldi."
"Kendiliğinden mi?"
Bunun tek bir sebebi olabilirdi: Sıralamada onlardan üstte olan biri ölmüştü.
Han Sooyoung şimdiden işkillenmişti.
"İlk ondan biri mi öldürülmüş? Bu işte bir bit yeniği var… Hey, belki de hiç gitmesem harbiden daha iyi—"
"Gelmişsin, Kim Dokja. O kadını da mı yanında götürüyorsun?"
Han Sooyoung, Yoo Joonghyuk'u görür görmez soluğu arkamda aldı.
Belli ki ondan hâlâ ödü kopuyordu.
"Öyle."
Başımla onaylayınca Yoo Joonghyuk, hoşnutsuz bakışlarını Han Sooyoung'dan ayırmadan paltosundan bir Altıncı Adam Kartı çıkardı.
[Cisimleşen Yoo Joonghyuk, "Altıncı Adam Kartı" eşyasını kullandı.]
[Cisimleşen Han Sooyoung, bu senaryoya özel katılımcı olarak atandı.]
[Cisimleşen Han Sooyoung, Cisimleşen Yoo Joonghyuk'un ekibine atandı.]
Han Sooyoung, beliren mesajları okuyunca dehşete kapıldı.
"B-Bu da ne? Hey! Ne diye onun ekibindeyim ben?"
"Pekâlâ millet, yola çıkmaya hazırlanalım."
Sözlerim üzerine ekip üyeleri kendi gruplarına ayrıldı.
İlk toparlanan Yoo Joonghyuk'un ekibi oldu. Sırasıyla Lee Hyunsung, Lee Seolhwa, Lee Jihye, Gong Pildu ve artık bir de şikâyetlerini sayıp döken Han Sooyoung.
Yeni unsurların asıl hikayenin karakterleriyle yan yana gelmesi, içimde ince bir hoşnutluk uyandırıyordu. Bunu fark edebilmek, sanırım ancak bir TWSA okurunun tadına varabileceği bir lükstü.
Ardından benim ekibim dizildi: Jung Heewon, Yoo Sangah, Shin Yoosung ve Lee Gilyoung. Yoo Joonghyuk kendi ekibinde katı bir disiplin kurmuştu; bizdeyse çok daha rahat bir hava esiyordu.
Etrafımdaki herkese dikkatle baktım.
"…Bize niye öyle arabesk arabesk bakıyorsunuz?"
"Yok bir şey, cidden. Sadece… bu an bana biraz dokundu da."
Jung Heewon'un sataşmasına rağmen gülümsedim. Buraya dek peşimden gelen herkese baktıkça yüreğim dolup taşıyordu; ama nedense bir yandan da sızlıyordu. Bu his, [Dördüncü Duvar]'la konuştuğumdan beri daha da güçlenmişti.
Belki de bu senaryoya bu denli titiz hazırlanmamın asıl sebebi buydu. Artık onları kaybetmekten korkuyordum.
"Ha, bu arada bizim ekibin de altıncı bir üyesi var."
Ekip üyeleri bakışımı takip edip birkaç adım ötede yerinde huzursuzca kıpırdanan kişiye döndü.
"Öyle dikilip durma. Gel buraya."
İki Altıncı Adam Kartı elde etmiştik. Han Sooyoung, Yoo Joonghyuk'un ekibine katılmıştı; benim ekibimin de altıncı bir adamı vardı. Daha doğrusu, altıncı bir kadını.
"…Sookyung-ssi benim yerime sizinle gelmek istiyordu."
"Şu an senin yardımına daha çok ihtiyacım var."
Jeon Woochi'nin cisimleşeni Cho Yeongran bana ikilem dolu gözlerle baktı. Jeon Woochi'nin acil durumlarda işe yarayacak epey stigması olduğundan, annemden bir istisna yapıp onu baskın ekibime katmasını rica etmiştim.
"Sookyung-ssi'yle konuştunuz mu?"
"Biraz."
[Dördüncü Duvar]'ın yuttuğu annem, bir sonraki senaryoya katılacak durumda değildi. Ama Duvar, onun hakkında birçok yeni şey keşfetmemi de sağlamıştı. Benden gizlediklerinin aslını öğrenmekle kalmamıştım; Duvar, senaryolar başladığından beri neler yaşamak zorunda kaldığını da bana göstermişti.
Asıl romandan bütün hikayeyi bilen benim aksime, annemin mücadelesi bir badireden ötekine sürüklenmekle geçmişti. Defalarca köşeye sıkıştırılmış, takımyıldızlarından yardım alabilmek için insafsız bedeller ödemek zorunda kalmıştı. Dahası, Nirvana'nın anılarını çalabilmek için ona kasten yakalanmış, beni korumak uğruna bir bulutsuyla sözleşme bile yapmıştı.
Bütün bunları bilmeme rağmen ona söyleyecek söz bulamıyordum. Belki de henüz vaktinin gelmediğine inanmayı seçtiğim içindi. Ama belki ileride, bütün senaryolar sağ salim sona erdiğinde, gerçekten konuşup birbirimize kendi hikayelerimizi anlatabileceğimiz bir gün gelirdi. Bir anne ve oğlu olarak.
Annem de pek bir şey söylememişti; muhtemelen nedenlerimi zaten biliyordu. Bana uzun uzun bakmış, ardından arkasını dönüp tek bir cümle söylemişti:
–'Seçimine inanıyorum.'
Neden bilmiyorum, bunu duymak içimde tuhaf bir his bırakmıştı. Belki de benim onu [Dördüncü Duvar] aracılığıyla okuduğum gibi, annem de benim bir parçamı okumuştu.
"Hadi gidelim."
Yola çıktık. Hedefimiz, Uçurum Ovaları'nın tam ortasında duran sunaktı; yukarı çıkış biletimiz de Karanlık Kale'nin ilk katında kullandığımıza epey benziyordu.
Sıkıcı yürüyüşümüz uzayıp giderken Jung Heewon sessizliği bozdu.
"Bulutsuların bu kadar sessiz kalması kafamı kurcalıyor."
Son iki gündür onlardan ses çıkmadığı doğruydu. İnce ince işlenmiş bir plan mı çeviriyorlardı? Yoksa sadece Tutarlılıkları mı tükenmişti?
Yoo Sangah'a göz ucuyla bakıp sordum: "<Olympus>'tan haber var mı?"
"…Üç gündür ses seda yok."
Onlarla ilgili aldığım son haber, bulutsunun bölünmekte olduğuydu. Şimdiye dek Yoo Sangah'a yaklaşanlar yalnızca Dionysos ve Persephone gibi <Olympus>'un kıyısında kalanlardı. Birkaç gün önceki olaylar büyük ihtimalle topyekûn bir iç çatışmayı ateşlemişti.
Gergin görünmüş olmalıydım, çünkü Yoo Sangah endişeli bir sesle sordu: "Dokja-ssi, iyi misiniz?"
"İyiyim. Siz nasılsınız, Yoo Sangah-ssi?"
"…İyi olmaya çalışıyorum."
Ona döndüm. Yoo Sangah öyle iyi yürekli biriydi ki, ona ne kadar uzun baksam bu iyiliği hak etmediğim hissi o kadar derinleşiyordu. Kaderimi ilk öğrenenin o olduğunu, beni kurtarmak için dört bir yana koşturup elinden gelen her şeyi yaptığını diğerlerinden uzun uzun dinlemiştim.
Bir şeyler ters gittiğinde kendini ortaya koyması tam da ona yakışırdı. İlk senaryoda yaşlı kadını kurtarmak için ayağa kalkan ilk kişi de oydu. O yüzden benim yerimde bir başkası olsaydı da aynısını yapardı.
"Bunu da atlatacaksınız, değil mi? Hep bir yolunu bulup üstesinden geldiniz. Bu sefer de…"
"Endişelenmeyin," diyerek onu rahatlatmaya çalıştım. "Beni tanıyorsunuz. Ölmeyeceğim."
Kaderimi ilk öğrenen kişi olduğuna göre, o Kader'in hâlâ ortadan kalkmadığını da biliyor olmalıydı. Onu biraz olsun neşelendirmek için daha ne söyleyebileceğimi düşünürken ileriden Yoo Joonghyuk'un sesi geldi.
"Geldik."
Antik Parthenon'u andıran devasa bir yapının önüne varmıştık. Ekip üyeleri gözle görülür biçimde gerilince onları rahatlatmak için her birine ayrı ayrı seslendim.
"Gilyoung-ah, Yoosung-ah, az önce çalıştığımız gibi yapın. Ben işaret verene kadar Kimera Ejderhası'nı çağırmayın, anlaşıldı mı?"
İblis kralı baskınında en önemli görev çocuklara düşüyordu. Özellikle onların Kimera Ejderhası kilit bir rol oynayacaktı.
"Yoo Sangah-ssi, lütfen elinizden geldiğince Jung Heewon-ssi'nin yara almasını önleyin. Bu sefer asıl hasarı o verecek. Dövüş tarzını incelemeyi bitirdiniz mi?"
"Hepsini ezberledim."
Yoo Joonghyuk hazır olduklarını belli etmek için bana baktı; ben de ekibimi alıp yanına gittim. Çok yürümemiştik ki önümüzde bel hizasında bir sunak belirdi. Yoo Joonghyuk'la ikimiz, ellerimizi aynı anda sunağın üzerindeki avuç izlerine koyduk.
[Senaryoya meydan okuyanlar doğrulandı.]
[Senaryoya Meydan Okuyan: Karanlık Kale sıralamasında 1. olan Yoo Joonghyuk.]
[Senaryoya Meydan Okuyan: Karanlık Kale sıralamasında 2. olan Kim Dokja.]
[Toplam Katılımcı Sayısı: 12 kişi]
[Senaryoya girmek istiyor musunuz?]
Aynı anda başımızla onayladık. Ardından parlak ışık huzmeleri arasında bedenlerimiz bir sonraki kata aktarılmaya başladı. Vardığımız yer dar bir koridordu.
[Yeni ana senaryo bölgesine girdiniz.]
[Ana Senaryo #10 — "73. İblis Kralı" başladı!]
Olay örgüsü asıl romandaki gibi ilerliyordu. Bu koridordan devam edersek 73. İblis Kralı'nın bizi beklediği ana salona varacaktık.
"Savaş düzenine geçin."
Eğilerek koridorda temkinle ilerledik. Savaşın zorluğu, ilk sürpriz saldırımızla ne kadar hasar vereceğimize bağlıydı. Fark ettirmeden sokulup ilk anda ağır bir darbe indirebilirsek, hazırladığımız savaş düzenlerinin hepsine başvurmamıza bile gerek kalmadan baskını bitirebilirdik.
Ne var ki yaklaştıkça tekinsiz bir his zihnimi kemirmeye başladı.
…Neden bu kadar sessiz? İblis kralının Kudretini şimdiye dek hissetmiş olmam gerekmez miydi?
Tam o sırada bir sistem mesajı geldi.
[Senaryoda bir hata meydana geldi.]
"Hyung, ne—?"
Parmağımı dudaklarıma götürünce Lee Gilyoung'un ağzından refleksle dökülen soru yarıda kesildi. Diğer ekip üyeleri de onunkinden bile daha kısık seslerle fısıldadı.
"Dokja-ssi, bu anlattığınızdan farklı…"
Önden keşfe çıkan Lee Hyunsung telaşla haber verdi: "B-Burada ölüler var…!"
Mümkün olduğunca sessizce ilerleyip yanında toplandık. Şaşırtıcı biçimde cesetler taze görünüyordu. Yoo Joonghyuk birine dokunduğunda güçlü kıvılcımlar çatırdadı.
"Tutarlılık Fırtınası'nın izleri."
Ne yaptıklarını bilmiyordum, ama kıvılcımlar cisimleşenlerin ölümünden sonra bile sönmediğine göre, sponsorları kendilerini fena hâlde hırpalamış olmalıydı. Muhtemelen senkronizasyon oranlarını zorla yükseltip muazzam bir güç kullanmış, yok oluşun eşiğine gelmişlerdi.
Bunu kim yaptı lan? Neden?
Yoo Joonghyuk konuştu: "<Vedas> ve <Papyrus>'un terminal cisimleşenleriydiler."
"Ne?"
"Karanlık Kale'de dolaşırken denk gelmiştim. Bana ilk onlar yanaştı."
"…Bu herifler buraya nasıl geldi? Terminal olduklarına göre sıralamaları muhtemelen fena değildi, ama yine de bu senaryoya katılma hakları olmaması gerekirdi."
"Ellerinde bir Altıncı Adam Kartı daha olmalı."
Böylece sorulardan biri açıklığa kavuşmuştu. Lee Jihye'yle Gong Pildu'nun sıralamada birden yükselmesinin sebebi, buradaki iki kişinin ölmesiydi.
Ama hâlâ yerine oturmayan bir şeyler vardı. Altıncı Adam Kartı, senaryoya meydan okuma hakkı olan bir ekip olmadan bir sonraki senaryoyu denemek için kullanılabilirdi, fakat kullanıcısına senaryoyu tamamlama yetkisi vermiyordu. Biri iblis kralını öldürmeyi başarsa bile senaryo tamamlanmış sayılmazdı. Kısacası bu insanlar buraya köpek gibi gebermeye gelmişti.
Kötü bir şey olacağı hissi artık beni yiyip bitiriyordu.
Ya bulutsuların bu kadar sessiz olmasının sebebi, bütün Tutarlılıklarını burada tüketmiş olmalarıysa?
Yoo Joonghyuk'la bakışıp savaş düzenini falan unutarak salona doğru fırladık. Haklıysam, şu an bunları dert edecek vakit değildi.
Orada bizi sarsıcı bir manzara bekliyordu.
[Pes doğrusu, takımyıldızı-nimler. Ne halt ediyorsunuz siz böyle?]
Büyük salonun ortasında onlarca dokkaebi havada süzülüyordu.
[Öyle kafanıza göre izinsiz işler çeviremezsiniz. <Yıldız Yayıncılığı>'nı biraz fazla hafife almıyor musunuz? Cidden, böyle bir yerde Deus Ex Machina kullanmak…]
Sözler doğrudan bize yöneltilmemişti, ama duymamızın istendiği apaçıktı. Bihyung kısa bir an benimle göz göze gelip hemen bakışını kaçırdı.
Bu herifler ne halt karıştırıyor…
[Cisimleşenlerinize kıyamadığınızı anlıyoruz, ama senaryoları kurcalamakla senaryolar bitmez. Hatta bazılarınız yok olmanın eşiğinde görünüyor. Kendinizi neden bu hâle sokarsınız ki? Haah, şu Tutarlılığa bir bakın. Alt takımyıldızı-nimlerin hepsi telef olup gitmiş…]
Diğerleri adına konuşan dokkaebinin dudak kenarlarında tuhaf bir gülümseme oynaşıyordu. Sanki bunun olacağını başından beri biliyormuş gibi.
Bir dakika. O piç az önce ne dedi öyle?
"Kim Dokja."
Yoo Joonghyuk bir yeri işaret ederek dikkatimi oraya çekti. Gözlerim salonun ortasına, 73. İblis Kralı'nın parçalanmış tahtının bulunması gereken yere kaydı. Ama bizi tehditkâr bir edayla karşılaması gereken iblis kralı…
[73. İblis Kralı öldü.]
…göğsü tüyler ürpertici biçimde yarılmış hâlde tahtına yığılıp kalmıştı.
Arkamızdan yetişen Han Sooyoung sordu: "B-Bu da ne? Şu şey gebermiş mi?"
Onun sorusuyla birlikte diğerleri de birer birer söze karıştı.
"İblis kralı ölmüş mü?"
"O zaman senaryoya ne olacak?"
"…Şimdiden bitti mi?"
Kafamın içi öyle darmadağındı ki söylediklerini zar zor duyuyordum.
Senaryoya meydan okuma hakkı dahi bulunmayan cisimleşenler, ardından gelecek Tutarlılık Fırtınası'nı göze alıp bulutsuların desteğiyle iblis kralını öldürmüştü. İlk bakışta senaryo kendiliğinden çözülmüş gibi görünüyordu. Ne var ki <Yıldız Yayıncılığı>'nın ana senaryoları bu kadar basit değildi.
[<Yıldız Yayıncılığı> senaryonun dengesini düzeltiyor.]
Üst varlıkların aşırı müdahalesiyle bozulan senaryolar, <Yıldız Yayıncılığı>'nın Tutarlılığıyla zorla onarılırdı.
Zihnimi güçlü bir dejavu sardı. <73. İblis Kralı> senaryosunda olmasa da TWSA'da buna benzer bir şey yaşanmıştı. Takımyıldızları ana senaryoya zarar verecek kadar büyük bir kıyamet koparmış, ardından <Yıldız Yayıncılığı> senaryoyu onarmıştı.
O vakit işler tam olarak nasıl gelişmişti?
[<Yıldız Yayıncılığı> bozulan Tutarlılığı düzeltiyor.]
İblis kralının can verdiği yere baktım.
<Yıldız Yayıncılığı>, hikayenin doğal akışında ilerlemesini tercih ederdi; bu yüzden ölüleri durduk yere geri getirmezdi. Zamanı geri sarmak ya da önceden hiçbir ipucu vermeden birini ansızın diriltmek, senaryonun Tutarlılığına vurulabilecek en büyük darbe olurdu.
[Ana senaryonun içeriği güncellendi!]
73. İblis Kralı ölmüştü. Ama hâlâ bir 73. İblis Kralı'na ihtiyaç vardı; senaryolar ancak onu avlarsak ilerleyebilirdi. <Yıldız Yayıncılığı>'nın bu çelişkiyi nasıl çözeceği çoktan taşa kazınmıştı.
İblis kralının öldüğü yerde kapkara bir mücevher parlıyordu.
Ağzımdan istemsizce döküldü: "Hey, o…"
Hemen yanı başımda olması gereken varlık bir anda kayboldu. Sırtımdan aşağı buz gibi bir ürperti indi. Yoo Joonghyuk'un az önce durduğu boşluğa baktığımda zaman sanki yavaşladı.
"Yoo Joonghyuk!"
Ben harekete geçtiğimde o çoktan mücevhere ulaşmıştı. Bana döndüğünde yüzünde daha önce hiç görmediğim bir ifade vardı. Gözlerindeki o bakış, TWSA'nın hiçbir satırında yoktu.
"Kim Dokja. Sözünü mutlaka tut."
Ardından sistem mesajları yankılandı.
[Mücevher, 73. İblis Kralı için bir aday seçti.]
[Yeni 73. İblis Kralı seçildi.]
RoS: Olamaz, başlıyoruz.