title mobile

Bölüm 180: 34. Sahne — Asla Yenmemeli II

Orijinal romanda Rüya Yiyen, Yoo Joonghyuk'u yutmuş, onun geçirdiği dehşet dolu yıllara kendini fazlasıyla kaptırıp nihayetinde yok olup gitmişti. Aşırı tüketimin trajedisiydi bu.

TWSA'da hikaye böyle ilerliyordu. Ama bu kez midesine indireceği şey yalnızca 136. Tur olmayacaktı.

【KHOOOOOOO…!】

3. Tur, 4. Tur, 5. Tur…

「"Binlerce yıl yaşayan bir insanın başına neler gelir, bilir misin?"」

…36. Tur…47. Tur…69. Tur…

「"Aynı hayatı sonsuza dek sil baştan yaşamanın ne denli acı verici olacağını hiç düşündün mü?"」

…141. Tur…143. Tur…148. Tur…

「"İnsan acısı denen şey işte budur, seni lanet olası dokunaçlı piç."」

Anı ziyafeti sonu görünmeden sürerken şişkin midesine ince çatlaklar yayıldı. Yenmemesi gereken şeyi yiyen Rüya Yiyen aklını yitirdi; kendi cinnetine gömülüp ortalığı kasıp kavurmaya başladı.

Ama kaçacak yeri yoktu. Burası kendi midesiydi; kimse de kendinden kaçamazdı.

【KHOOOOOO!】

Çok geçmeden metin seli, midenin alabileceği hacmi aştı. Özümseyemediği Hikayeler parçalanmış karnından taşıp dalga dalga dışsal evrenin en ücra köşelerini sardı. Yok olan Hikayelerin kırıntıları, yırtılmanın ardında bıraktığı enkaza saçılmıştı.

Derken Rüya Yiyen'in ağzından taşan Hikayeler bu kez dönüp onun kendi bedenine dolanmaya başladı.


[Dördüncü Duvar gözlerini yavaşça açıyor.]

[Dördüncü Duvar avlayacak bir şey arıyor.]


Rüya Yiyen'in gözleri bir anda bana kilitlendi.


[Dördüncü Duvar Rüya Yiyen'e gülümsüyor.]


Artık avcıyla av yer değiştirmişti.

【KHOOOOEE…】

KITIR! KITIRRR!

[Dördüncü Duvar] kabarıp basılı metinlerden oluşan devasa bir duvara dönüştü; ardından bir girdap gibi dönerek Rüya Yiyen'in Hikayelerini yutmaya başladı. Hareketlerinde incelikten eser yoktu; yalnızca katıksız, doymak bilmez bir açlık vardı. Dışsal tanrı kaçabilmek için bir balık sürüsüne, ardından türlü simgesel biçimlere büründü; ama Duvar'ın amansız emişi karşısında hiç şansı yoktu.

KITIRRR!

On sekiz bin yıl boyunca tükettiği her Hikaye ezilip un ufak oldu, ardından Duvar'ın içine çekildi. Duvar'ın yüzündeki harfler göz kamaştırıcı bir ışıkla parıldamaya başladı.

Okuması yasak bir hikayeyi baştan sona okuyan varlığın sesini derin bir hayret kapladı.

【■■…?】

Tanrının yarısından fazlası çoktan yenmişti ki düşünceleri Duvar'da belirmeye başladı:

「Yoksa… ■■'ye mi ait?」

【OOOOOO…】

「Ey Büyük Eskiler! Şu an neredesiniz?!」

Rüya Yiyen son anlarında her şeyi bırakıp kaçmaya çalıştı, ama [Dördüncü Duvar] ondan bir adım hızlıydı. Dehşet saçan dişlerini gösterip tanrının midesini boydan boya yardı, onu ters yüz etti ve tek lokmada yutuverdi.

【OOO… Ey Yüce Plan… OOOOOOO.】

Duvar'ın çeneleri, ağzından taşan kör edici ışığın üzerine şak diye kapandı.


["Dördüncü Duvar" yemeğini bitirdi.]

[Bir dışsal tanrıyı yendin!]

.

.

.

[<Yıldız Yayıncılığı> başarımına uygun bir niteleyici bulamadı.]

[Beşinci Hikayene adsız bir başarım eklendi.]

[Mertebene dair bekleyen onay iptal edildi; Merteben yeniden değerlendirilecek.]


Fışşş…

Rüya Yiyen'i var eden Hikayeler dağılıp gitti; geriye yalnızca harflerden örülü devasa bir duvar kaldı. Kendime geldiğimde dışsal evrenin boşluğunda yapayalnız süzüldüğümü fark ettim. Dışsal tanrı ölmüştü, ama mekân henüz çökmemişti. Hâlâ asıl dünyama dönebilmiş değildim.


[Dışsal evrenin ilahları, dışsal tanrı Rüya Yiyen'in yok oluşu karşısında derin bir şaşkınlık içinde.]

[Dışsal tanrılar onun senaryosunda ne olup bittiğini soruşturuyor.]

[Bazı Büyük Eskiler sana şöyle bir göz atıyor.]


İçimi amansız bir bulantı sardı. Belki de o piç zihnimi kemirdiği için midem zayıf düşmüştü.

"Hah, hahh—Öğğğh!"

Korkunç bir deneyimdi. Yoo Joonghyuk da 136. Turda aynı cehennemden geçmiş olmalıydı.

"Öğğğğh!"

Birkaç kez daha kusup Hikaye parçalarının arasında annemi aramaya koyuldum. Neyse ki Rüya Yiyen sayesinde biçimini korumuştu. Gözleri kapalı yatıyordu; yüzüne apaçık bir bitkinlik kazınmıştı.

「 Yaşıyor mu? 」

Emin olamadığım için nabzını yoklayıp omuzlarını sarstım.

"Lütfen uyan."

「 Her şeyden önce onu buradan çıkarmalıyım. 」

Etrafa baktım.

「 …Bu mekân neden hâlâ çökmedi? 」

Yoo Joonghyuk'un 136. Turda Rüya Yiyen'i öldürdüğü sahnede dışsal evren parçalanmış, o da geldiği yere geri fırlatılmıştı. Dışsal evrenleri dışsal tanrıların gücü ayakta tutardı; dolayısıyla tanrısı ölür ölmez burası da çökmeliydi. Oysa bu kez hâlâ ayaktaydı.

「 Neden lan…? 」


[Dördüncü Duvar sana bakıyor.]


「 …Yoksa… 」


[Dördüncü Duvar hayıflanarak başını iki yana sallıyor.]

[Dördüncü Duvar hâlâ aç.]


「 Onca şeyi yedi, hâlâ mı doymadı? 」


[Dördüncü Duvar artıkları içine çekmeye başlıyor.]


VUŞŞŞŞ!

[Dördüncü Duvar]'ın ağzı öne doğru uzanıp bir elektrikli süpürge gibi çevresindeki her şeyi içine çekmeye başladı. Hikaye parçalarını, tozu ve…

"Dur! Bir saniye dur!"

…kollarımda tuttuğum annemi bile.

Havada kulaç atarak Duvar'a doğru atıldım.

"Hey! Onu yeme!"

Ama ben daha oraya varamadan annem içeri çekiliverdi. Ağız ardına kadar açıldı; başını, kollarını ve bütün gövdesini tek lokmada yuttu.

"Hay sikeyim! Onu yeme dedim sana!"


[Dördüncü Duvar memnuniyetle gülümsüyor.]

[Dördüncü Duvar sana bakıp dudaklarını yalıyor.]


Sormak istediğim şeyler vardı. Duymaya fırsat bulamadığım şeyler. Gel gör ki bu kahrolası Duvar annemi yemişti.

Duvar'ın yuttuğu varlıklar nereye gidiyordu? Bunu bilmemin bir yolu yoktu. Ama bir şey kesindi: Yediği varlıkların hiçbiri geri dönmemişti. Ne Sinema Zindanı'ndaki Simülasyon ne Reenkarnatör Nirvana ne de Rüya Yiyen… Bir dışsal tanrı bile onun elinde can verdiyse annemin sağ kalması imkânsız değil miydi?

"Tükür onu!"

[Dördüncü Duvar]'ı yumruklarımla dövmeye başladım. Duvar bana bakıp ağzını şapırdatmayı sürdürüyor, ama beni gerçekten yemeye kalkışacağına dair hiçbir belirti göstermiyordu.

GÜM! GÜÜM!

Yumruğumun darbesiyle yüzeyi hafifçe titredi. Yumruklarım art arda üzerine indi. Aptalca olduğunu bildiğim hâlde durmadım. Duramıyordum.

Yumruklarım Duvar'a yağmaya başlayalı ne kadar zaman geçtiğinin hesabını çoktan yitirmiştim ki üzerinde bir mesaj belirdi:

「Çocuğumuza ad koymaya çalıştığımız o ilk günleri hatırlıyorum.」

Cümleye boş boş baktım. Birkaç saniye sonra ne olduğunu anladım.

「O, "yalnız" anlamındaki Dok (獨) karakterini koymak istemişti; bense "okumak" anlamına gelen Dok (讀) karakterini seçmemiz gerektiğini söylemiştim. Belki de aramızdaki çatlak orada başlamıştı.」

İnleyip Duvar'ı yumrukladım. Bu hikayeyi böyle duymak istememiştim.

「Oğlumun yalnız biri değil, okuyan biri olmasını umuyordum. İnsan okuduğu müddetçe hiçbir zaman gerçekten yalnız kalmaz. Belki de buna inanmak istemiştim.」

Yumruklarım dindiğinde Duvar'da sayısız cümle belirdi. O kadar çoktular ki hepsinin tek bir insanın ömrüne nasıl sığdığına aklım ermiyordu.

「"Evde ne bok yiyorsun ki sen? Ha? Niye böyle yaşamak zorundayım ben? Seni ve o veledi daha ne kadar sırtımda taşıyacağım?!"」

「"Sookyung-ah, katlanacaksın artık. Dokja'yı düşün. Erkek milleti bir süre böyle yapar, sonra geçer gider."」

「"Hanımefendi, bence artık Dokja'yla daha fazla ilgilenmelisiniz."」

Yumruğum yeniden Duvar'a inerken ağzımdan küfürler döküldü. Bunların bir kısmını hatırlıyor, bir kısmını hatırlamıyordum. Ama o günlerde hissettiğim duygular içimde hâlâ dün gibi canlıydı.

「Çok zordu. O zamanlar öyle acı çekiyordum ki başka hiçbir şey düşünemiyordum. Ama şimdi düşünüyorum da, o çocuk da en az benim kadar acı çekmiş olmalı.」

Annemin çektiği acılardı bunlar; asla maruz kalmaması gereken bir şiddetti—ne bir anne ne bir kadın ne de bir insan olarak.

「"Dokja-ya, oraya gir ve içeride kal, tamam mı? Annen söylemeden ne olursa olsun sakın dışarı çıkma."」

Metnin üzerinden çağlayan acımasız yansıma sözcüklerin ve hareket taklitlerinin altına gömülmüş hâlde, çocukluğumu bir başkasının bakış açısından yeniden yaşıyordum. Bu hikayeyi kuşkusuz bir kez yaşamıştım; oysa şimdi bana bütünüyle yabancı geliyordu.

「 Demek böyleymiş. Böylesine acı verici, böylesine sefil. Neden hepsini unuttum? 」

「 Neden unutmayı bu denli kafama koymuştum? 」

Bu sırada Duvar konuşmaya devam etti:

「Onu alıp çekip gitmeliydim. Başkaları ne derse desin o çocuğu yanıma alıp oradan çok uzaklara gitmeliydim.」

「 Gitmeliydin. Gerçekten de çok daha önce çekip gitmeliydin. 」

「Neden bunu yapamadım?」

Pişmanlık ve vicdan azabıyla yoğrulmuş uzun kayıtlardı bunlar. Gerçekliğimin bir parçasıyken ömrü boyunca susmuş olan annem, benimle ancak bir kurmaca esere dönüştükten sonra konuşuyordu.

「Olay, akşamın geç bir saatinde yaşandı.」

Sonunda hikaye başladı:

「"Bana daha çok içki getir!"」

Babam daha çok içki diye tutturmuştu. Annemi itip kakıyor, karnına vuruyor, onu tehdit ediyordu.

「"Sen olmasaydın bu hâle gelmezdim…"」

「"H-Hayatım! Lütfen elindeki bıçağı bırak da konuşalım!"」

O zamana ait anılarım yavaş yavaş zihnime üşüşüyordu. İşte o sıralarda küçük hâlim merakına yenik düşüp bitişik odadan korkuyla dışarıya göz atmıştı.

Doğru ya; babam o gün elinde bir bıçakla annemi tehdit ediyordu.

「"Dokja-ya! Sana odanda kal dedim!"」

Annem bağırarak bana doğru koşarken sarhoş babam bıçağı vahşice üzerimize sallıyordu.

「"İkiniz de öleceksiniz, ben de ölücem. Ha? Hepimiz ölelim mi? Böyle bir arada yaşarken zaten boka batmış değil miyiz? Ha? Hep beraber geberip gidelim!"」

İşte o anda annem kendini onun üstüne attı. Babam tok bir sesle yere yığılırken içki şişeleri etrafa yuvarlandı. Arbedenin bir yerinde bıçak elinden kaydı.

Bir sonraki sahnede ne olacağını biliyordum. Annem yere düşen bıçağı alıp babama saplayacak, bana da "Artık her şeyi yeniden okuyacağız," diyecekti.

「"Aaaaah!"」

「 Öyleyse… 」

「"Dokja-ya, hayır! Bırak onu!"」

「 …bu da neydi? 」

「"Dokja-ya!"」

Titreyen küçük hâlim, gözyaşlarıyla ıslanmış yüzüyle bıçağı sımsıkı kavramış, başını kaldırmış babama bakıyordu. Babamın yüzü alaycı bir sırıtışla çarpıldı; gözü dönmüş hâlde bana yumruk savurdu ama annem darbeyi benim yerime göğüsledi. Babam dengesini yeniden bulmaya çalışırken yuvarlanan şişelerden birine basıp kaydı ve sonra…

Tak.

…gözlerimin önünde kan aktı.

「Hemen yardım çağırsaydım belki hayatta kalabilirdi.」

Gerçekten de inanılmaz bir tesadüftü.

「Onu kurtarabilecek yegâne kişi bendim; o seçimi yapan tek kişi de bendim.」

O tesadüf hayatlarımızı değiştirdi.

「Bu yüzden oğluma söylediğim sözler yalan değildi. O adamı öldüren bendim.」

Annem, aklı başından gitmiş küçük hâlimin elinden bıçağı alıp birkaç derin nefes çekti; ardından beni usulca sarsarak kendime getirdi:

「"Dokja-ya. Artık her şeyi yeniden okuyacağız."」

「"Baban ölümü hak eden bir şey yaptı. Bu meşru müdafaaydı. Anlıyor musun?"」

「"Ne olursa olsun, mağdurun sen olduğunu sakın aklından çıkarma."」

Annemin yumuşak sesi kulaklarımdan içeri sızdı.

「O an birçok şeyi belirledi.」

Genç annem cinayetle ilgili emsal kararları araştırıp sahte deliller hazırladı. Beni en ufak bir zan altında bırakabilecek bütün izleri ortadan kaldırdı; kaza eseri işlenen bu cinayeti, önceden tasarladığı kendi suçuymuş gibi gösterdi.

「Kimin bir katil, kimin ise bir katilin oğlu olarak yaşamak zorunda kalacağı gibi.」

Sonrasında her şey tam hatırladığım gibiydi.

Someone has to live as a murderer

* Official novel illustration (canonical)

"…Sebebi bu muydu?"

Ellerimi Duvar'a dayayıp bir süre başımı eğdim.

「 …Aslına bakarsan zaten biliyordum. 」

Olayların böyle yaşanmış olabileceğini tahmin etmiştim; çünkü annemin yaptıklarını anlamlı kılabilecek yegâne açıklama buydu. Durup dururken o anlaşılmaz denemeyi neden yazdığının cevabıydı bu. Benim neden bir katilin oğlu olarak yaşamak zorunda kaldığımın da.

「Bunu sık sık düşünüyorum.」

「Belki de hepsi bir bahaneden ibaretti.」

「Daha iyi bir yol mutlaka vardı.」

「Ne olursa olsun oğlumu yalnız bırakmamalıydım.」

「Bir anne olarak asla öyle davranmamalıydım.」

…

「Nihayetinde ben, kaçıp gitmiş bir anneden başka bir şey değilim.」

Son cümle buydu.

Her ihtimale karşı Duvar'ı birkaç kez tıklatıp bekledim. Ne var ki başka hiçbir cümle belirmedi.

GÜM!

Böyle bitemezdi. Bu boktan hikayeyi dinledikten sonra her şeyin burada noktalanmasına göz yumamazdım.

GÜM! GÜÜÜM!

"Tükür onu! Tükür demedim mi sana?!"

Kendimden geçmişçesine vurmaya başladım.

"Siktir!"

[Dördüncü Duvar] yumruklarımı yaladı. Üzerlerine bulaşmış kan, anılar ve hikayeler içeri emilip bir hikayeye dönüştü. Tek damla gözyaşı dökemiyordum.

「Kim Dokja ağlıyordu.」

[Dördüncü Duvar] konuştu:

「Kanlı yumruklarını sessizce sıktı ve…」

GÜM!

「…Duvar'a vurdu.」

GÜÜÜM!

「Sonra bir daha vurdu.」

"Siktir!"

「Kim Dokja her şeyden bıkmıştı. Bütün bunların bir hikayeye dönüşmesinden bıkmıştı. Yaptığı her şeyin, söylediği her sözün bir senaryonun parçasına—ve aynı zamanda Duvar'da yazılı bir cümleye—dönüşmesinden bıkmıştı.」

"Kapa çeneni lan!"

「Kim Dokja ne yapması gerektiğini bilmek istiyordu. Bu Duvar'ı nasıl yıkabilirdi? TWSA'yı okumanın bedeli bu muydu? Sırf onu okuduğu için bütün gerçekliği bir kurmacaya mı dönüşüyordu?

İşte tam o anda kulağına sayfaların yırtılma sesi çalındı.」

CIRRRT!

「Kim Dokja düşündü⋯⋯(Hey)⋯⋯Yine ne var?」

Duvar'daki cümlelerin akışına sızan sözleri görebiliyordum. Sanki bir romanı okuyan birinin sayfaya karaladığı notlar anlatıyı kesintiye uğratmıştı.

「Kim Dokja afalladı⋯⋯(Kendine gel)⋯⋯Benimle kim konuşuyor?⋯⋯(Bu senin becerin)⋯⋯Sen kimsin?⋯⋯(O boktan şeyin seni yutmasına izin verme)⋯⋯Ne⋯⋯(Çek şu elini çabuk, salak!)⋯⋯」

Duvar'ın yumruğumu yavaş yavaş yuttuğunu fark ettim.

「⋯⋯(Beceriyi devre dışı bırak, Kim Dokja)⋯⋯」

Zihnimde bir şimşek çaktı. Benimle konuşanın kim olduğunu bilmiyordum; bunun mümkün olup olmadığını bile bilmiyordum. Ama ne yapmam gerektiği gün gibi ortadaydı.

"[Dördüncü Duvar]'ı devre dışı bırakıyorum."

Duvar'daki harfler elektrik çarpmışçasına seğirdi. Cızzzt—etrafımda hep dolanıp duran bir şeyin silinip gittiğini ilk kez hissettim.

Duvar ufalanıp çöküyordu.

Bir sonraki anda önümde bir mesaj belirdi:


[Bilinmeyen bir kaynağın yol açtığı sistem hatası geçici olarak düzeltilecek.]

.

.

.

[Nitelik Penceren geri yüklendi.]

[Nitelik Pencereni şimdi kontrol etmek ister misin?]



RoS: Katil Dokja.


🎨 Bu bölümün manhwa uyarlaması:

📖 Manhwa Bölüm 207📖 Manhwa Bölüm 208
Önceki Sonraki

Hata ve önerilerinizi Discord Sunucumuza katılarak paylaşabilir ve yeni bölümler yayınlandığında anında haberdar olabilirsiniz!

Topluluğa katıl, teorilerini paylaş ve yeniliklerden haberdar ol!

Discord'a Katıl!