title mobile

Bölüm 179: 34. Sahne — Asla Yenmemeli I


Yakamı tutan Yoo Joonghyuk'un yüz ifadesi yavaş yavaş değişti. Eski günlerde olsa çoktan boşlukta düşüyor olurdum. Ama artık her şey o zamankinin tam tersiydi.


VIŞŞŞT!


Yoo Joonghyuk beni var gücüyle fırlattı; yere çakılmak yerine göğe savruldum. Ben ondan gitgide uzaklaşırken gözlerini benden ayırmadı. Yüzünden, öleceğime zerre ihtimal vermediği okunuyordu. Sesini duyamıyordum ama ne dediğini anlayabiliyordum.


「Hakkını ver, Kim Dokja.」


Daha cevap veremeden havada savrulan dokunaçlar görüşümü kapattı. Saldırıları beni kıl payı ıskaladı; Rüya Yiyen'in ana gövdesine inmeyi başardım. Kollarımın gücüyle kendimi yarasına doğru sürükledim.


Çuçuçuçuçu!


Yalnızca ona dokunmak bile canımı tehdit etmeye yetiyordu. Hâlâ bir cisimleşen olsaydım çoktan kendimden geçmiş ya da ölümün eşiğine sürüklenmiş olabilirdim. Üstelik o mahluk inişini bir tamamlarsa…


Neler olabileceğini düşündükçe bedenimden bir ürperti geçti.


Yarığı var gücümle iki yana ayırıp kendimi içeri fırlattım.


[…Bağışla. Peşinden oraya gelemem.]


Cheok Jungyeong'un Hikayesi yavaş yavaş dağılırken bedenimdeki güç de çekilip gitti. Bunu zaten beklediğim için paniğe kapılmadım.


Fışşş.


Çok geçmeden dışarıya açılan yara bütünüyle kapandı.


Uzayda sürüklenen biri gibi boşlukta süzülüyordum. Rüya Yiyen'in içi, etten ya da kandan en ufak bir iz taşımayan zifiri bir karanlıktan ibaretti. Böylesi tanrılar canlı varlıklar olmadığına göre bunu söylemeye bile gerek yoktu.


Dum… Dum… Dum…


Bir yerlerden davul sesleri yankılandı. Ardından fısıltılar geldi. Birinin bakışları üzerime dikildi. Burada hava yoktu ama soluk almakta zorlanmıyordum. Belki de yalnızca buraya adım atmak bile varoluşumun doğasını değiştirmişti.


Bir süre sonra bütün sesler kayboldu. Cisimleşenlerin çığlıkları da takımyıldızlarının mesajları da silinip gitti. Görebildiğim tek şey, akıl sır ermez yazı dizileri ve görüntülerdi. Nerede olduğumu anladım.


Burası Rüya Yiyen'in midesiydi: Zaman içinde yuttuğu bütün hikayelerin toplandığı yer.


「■■■■■■■…」

「#%&^#$^」


Aralarında tanıyabildiğim bazı Hikayeler vardı. Muhtemelen Kurucunun Annesi'ne aittiler.


「Her şey benim suçum. Yolunu şaşırmış bu tarih fazlasıyla uzun sürdü…」

「Bu toprağı bulutsulardan korumalıyım. Lâkin <Hongik>'te artık kimse kalmadı. Bütün Yaratıcı Tanrılar nereye gitti?」

「Hwanung… Hwanung'u öyle çok özledim ki.」


Tam o sırada, küçük bir ışığın aydınlattığı bir Hikaye süzülerek yaklaşıp bana haykırdı.


「Sen kimsin? Neden buraya geldin? Kaç…!」


Fışş. Cılız ışık titreyerek söndü.


Beni uyarmaya çalışarak incelik göstermişti ama buradan çıkmamın makul bir yolu yoktu. Bütün dışsal tanrıların temeli, dış evrenin uzaklarında yatardı. Gerçek bedeninin aşağı yukarı yarısı Karanlık Kale'nin ikinci katına demirlenmişti ama iç organları öte dünyada kalmıştı. Bu yüzden midesine girmekle o dış evrene geçmek arasında hiçbir fark yoktu. Bu mutlak boşluk diyarında hissedebildiğim tek şey, onun doymak bilmez oburluğuydu.


Ve Rüya Yiyen beni arzuluyordu.


Hışşşş…!


Saçılmış harflerden oluşan sis şekil almaya başladı. Boşluğu, ev büyüklüğünde gözler ve bir ağız doldurdu. Doğrusu bunların gerçekten göz ya da ağız olup olmadığından emin değildim; ama bir insan olarak onları böyle düşünmekten başka çarem yoktu.


Bir şey söylüyor gibiydi ama sesi seçilmiyordu. Bir süre sonra harfler ürperdi; söyledikleri anlayabileceğim sözcüklere dönüşmeye başladı.


【Eğlenceli bir hikayenin kokusunu alıyorum…】


O iki göz üzerime dikildiği anda istemsizce soluğum kesildi. Karşımda duran, Hikaye sınıfı takımyıldızlarının bile korktuğu bir dışsal tanrıydı.


【Senaryoların sefil yaratığı… Nasıl oluyor da… beni duyabiliyorsun?】


["Dördüncü Duvar" özel becerisi en uç düzeyde etkinleştirildi!]


[Dördüncü Duvar] daha önce hiç böylesine güçlü etkinleşmemişti. Sanki tenimin üzerinde bir duvar örülüyordu. Bu da karşımdaki düşmanın ne denli tehlikeli olduğunu gösteriyordu. Büyük Eskiler'den biri bile olmayan bir dışsal tanrı bu kadar güçlüyse Sarnath'ın Kıyameti, Tepelerden Gelen Dehşet ya da R'lyeh'in Efendisi gibi varlıkların neye benzeyeceğini hayal bile edemiyordum.


[Bu varlıkların hepsi, Rüya Döngüsü (Dream Cycle) kapsamındaki Cthulhu Mitosu'na aittir. Rüya Döngüsü, H. P. Lovecraft ile onunla ilişkilendirilen birkaç korku edebiyatı yazarının eserlerindeki ortak unsurları, karakterleri, mekânları ve temaları kapsayan bir kısa öykü ve uzun öykü dizisidir. Dizi, içerdiği kozmik dehşetlerle ünlüdür. Burada sayılan varlıklar sırasıyla Sarnath'a Gelen Kıyamet (The Doom That Came to Sarnath) eserindeki Bokrug, Tepelerden Gelen Dehşet (The Horror from the Hills) eserindeki Chaugnar Faugn ve Cthulhu'nun Çağrısı (The Call of Cthulhu) eserindeki Cthulhu'dur.]


Derin bir soluk alıp ağır ağır konuştum: "Ey öte dünyanın yüce tanrısı, Rüya Yiyen."


【oOo…】


Ağzını oluşturan harfler şaşkınlıkla kıpırdaştı. Bu herifin gözünde muhtemelen bir böcek bile değildim; yalnızca her an silinip atılabilecek ilginç bir oyuncaktım.


Çuçu, Çuçuçuçuçu.


Güçlü kıvılcımlar dalga dalga patlayarak çevremizi sardı; harfler de bedenime sızmak niyetiyle etrafıma dolanmaya başladı. Ama böğrüme değdikleri anda elektrik çarpmış gibi geri sektiler.


Rüya Yiyen acıyla inledi.


【Sen… nesin? Özel bir koruma altında mısın?】


Zihinsel alanımı istila etmeye yeltenmiş, [Dördüncü Duvar] da onu püskürtmüş olmalıydı. Bu beceri olmasaydı işim çoktan bitmiş olurdu.


Kalbimin çarpıntısını yatıştırıp başımı kaldırarak Rüya Yiyen'e baktım.


Daha önce de söylediğim gibi, 136. Turdaki Yoo Joonghyuk bu piçe yem olmuştu. Ama ölmemişti. Kısacası, şu anki girişimimi o regresyona dayandırıyordum.


Şüphesini uyandırmamak için temkinle konuştum.


"Sana bir hikaye anlatmaya geldim."


【Hikaye! Hikayeleri severim.】


Tanrı anında karşılık verdi. Canavarca açgözlülüğü tüylerimi diken diken etmeye yetiyordu.


"Yediğin bütün Hikayelerin arasında Lee Sookyung adlı bir varlık var. Lütfen onu bana geri ver."


Devasa "yüz", kafası karışmış gibi yana eğildi.


【Ama… bu bir hikaye değil ki?】


"Karşılığında sana bir hikaye vereceğim."


【Nasıl bir hikaye?】


Başka tek kelime etmeden kendimi işaret ettim. Ne demek istediğim gün gibi ortadaydı. Bu kumarda masaya kendi varoluşumu sürüyordum.


Bana bakarak kocaman göz kapaklarını ağır ağır kırptı.


【Küçük takımyıldızı…】


"Evet?"


【Benimle anlaşma yapmayı mı düşünüyorsun?】


Tam karşılık verecekken, Rüya Yiyen'in bir zamanlar yuttuğu Hikayelerden oluşan şekiller havada belirdi.


【Ayılar balıklarla konuşmaz.】


Şekiller, Kurucunun Annesi'ni andıran dev bir ayıya benziyordu; ayı, boş evrende süzülen balıkları avlıyordu. Boş gözlerle bana baktı, ardından gezinmeye başladı ve sonunda atılıp balıklardan birini kaptı.


Rüya Yiyen avı izleyerek devam etti:


【Tıpkı insanların böceklerle pazarlık yapmaması gibi…】


Demek istediği şuydu: Yalıtılmış bir evrenden gelen, Mertebesi bile tanınmamış bir yarı takımyıldızı, kozmik bir tanrıyla pazarlığa oturamazdı. Dönüp bakınca, işin bu noktaya varması gayet doğaldı. Ama başımı iki yana salladım.


"Bir böcek insan gibi konuşur, düşünür ve davranırsa artık o varlığa böcek demeyiz."


Harflerden oluşan iki dev göz bana öfkeyle baktı.


【Sen… benimle anlaşma yapma hakkına sahip değilsin. İstediğim an elindeki her şeyi çekip alabilirim.】


"Madem öyle, neden almıyorsun? Neden onun yerine oturup bir böcekle laflıyorsun?"


【…】


Dişlerinin arasında bir balık tutan ayı bana döndü. Her an saldıracakmış gibi pençelerini kaldırıp gözdağı verdi.


Gözlerimi ondan ayırmadan konuştum: "Ayılar yalnızca balık yemeyi bilir, onu lezzetli kılmayı değil."


Saldırısı durdu.


"Tek yaptıkları pullarını kazımak, kirli pençeleriyle içini deşmek, sonra da sırf karınları doysun diye mideye indirmektir."


【…】


"Ama ben bir böcek değilim, sen de bir ayı değilsin, değil mi?"


Harflerden oluşan yüz, harfler birbirine karışıp şiddetle çalkalandıkça tüyler ürpertici biçimde çarpıldı. Herkesi dehşete düşürecek bir manzaraydı. Ama asıl romanı okumuştum, bu yüzden biliyordum: O şey gülüyordu. Bu piç, durumu öylesine eğlenceli bulmuştu ki kendini zor tutuyordu.


"Hikayeler zorla alınırsa Mertebe kaybeder. Beni şimdi ayaklar altında ezersen 'eksiksiz' hikayeyi yiyemezsin; en olgun hâlinde alacağı tadı da sonsuza dek kaçırırsın."


Dum… Dum… Dum!


Bir kez daha davul sesleri duydum. Ama bu kez dev bir canavarın nabzını andırıyorlardı. Vuruşların temposu gitgide hızlanıyordu.


DUM! DUM! DUM! DUM!


Tahmin ettiğim gibiydi. Romanı okuduğum için biliyordum; bu sesin asıl kimliği…


【Seni… yemek istiyorum.】


…Rüya Yiyen'in açlığıydı.


Gergince yutkunup iki elimi kaldırdım.


"Seve seve veririm. Yeter ki sözünü tut."


Vuuş.


Harfler duman gibi yükselip birbirine kaynaşmaya başladı. Bir süre sonra annemin suretine büründüler.


【İstediğin bu mu?】


Başımla onayladım.


【Bu hikayenin ilginç yanları var. Birlikte olduğu o takımyıldızı kabuğundan bile daha iştah açıcı koktuğu için bir kenara ayırmıştım. Senin tadına bakmak için can atıyorum ama bundan vazgeçmek de yazık olur.】


"Oburluğunu bile dizginleyemeyen bir hayvan gibi mi davranacaksın?"


【Bir böceğin savurduğu hakaretlere gücenen bir insan hiç olmuş mu?】


「 …Bu lanet piç, Mertebesi düşük dışsal tanrılardan biri olduğu için iyi yemeğin kıymetinden zerre anlamıyor. 」


Harflerden oluşan ağız, zalimce bir sırıtışla kıvrıldı.


【Konuşmamız burada bitiyor. İkinizi de yiyeceğim.】


KRAAAAAH!


Balıklar uzayda yukarı doğru yüzdü; ardından piranalar gibi keskin dişlerini şakırdatarak üzerime yağdı. Kaçacak hiçbir yerim yoktu. Bacaklarım zaten kıpırdamıyordu; hem nereye gidersem gideyim yine onun midesinde hapis olacaktım.


"Hay sikeyim—Peki. Yemek mi istiyorsun? O zaman çatlayana kadar tıkın."


Ben de kaçmak yerine kollarımı ardına kadar açıp onları kucakladım.


"Sakın tek bir lokma bile bırakma."


KWACICIK!


Yüzlerce balık üzerime çullanıp bedenimi ısırarak parçaladı. Kollarımı lime lime edip bacaklarımı paramparça ettiler; belimden ve yüzümden lokmalar kopardılar. Acı korkunçtu ama yaralarımdan tek damla kan akmıyordu. Kan değil, harf kanıyordum. Dişleri beni didik didik ederken, biriktirdiğim Hikayeler ve tarihler bedenimden sızıp gidiyordu.


【OOOOO—! B-Bu da ne?】


Tanrı, göksel bir diyardan doğrudan getirilmiş nefis bir lezzeti tatmışçasına vecd içinde haykırdı. Bilincim bulanıklaşıyor, kafamdaki her şey düğüm düğüm oluyordu. Yine de dişimi sıktım. En azından o kısma gelene dek dayanmak zorundaydım.


【OOO… Ha?】


Ansızın içimden bir şey şelale gibi boşalmaya başladı. Tanrı, asla dokunmaması gereken o şeye dokunmuştu.


GÜMMMM!


["Dördüncü Duvar" özel becerisi Duvara vuran titreşimlere tepki veriyor.]


Beklediğim an gelmişti. Harfler, bir bereket boynuzundan taşarcasına gürül gürül midesine akıyordu. Kelimenin tam anlamıyla bir Hikaye tufanıydı bu.


【S-Sen de nesin böyle…?!】


Rüya Yiyen gözlerine inanamayarak bana haykırdı ama cevap verecek mecalim yoktu. Bütün Hikayeler içimden akıp giderken aklımı yitirmemek bile başlı başına bir savaştı.


Gözlerimin önünden geçen cümlelere baktım.


「 Yoo Joonghyuk, Rüya Yiyen'in üzerine kapanan çenelerine bakarak konuştu: 」


Bunlar TWSA'nın parçalarıydı.


「 "Peki. Beni yemek mi istiyorsun? O zaman dene bakalım." 」


Bu, 136. Turdaki Yoo Joonghyuk'tu. O da Rüya Yiyen'e yem olup kendini benimle aynı durumda bulmuştu.


【N-Ne halt—bu da ne halt…!】


TWSA'daki Yoo Joonghyuk benim yerime karşılık verdi.


「 "Öğreneceksin, seni piç. Hayatımı yüz otuz altı kez tekrarlarken tattığım bütün duyguları öğreneceksin. O korkunç zamanlar boyunca hissettiğim yalnızlığı, kederi, öfkeyi ve bu sefil dünyaya beslediğim nefreti. Hiçbirini esirgemeyeceğim." 」


【Guaaahhh…!】


「 "Siz insanları böcekten de aşağı görüyorsunuz. Öyleyse bir de sen hisset." 」


【B-Bekle—!】


「 "Böceğin çektiğini sen de çek. O böcek ol ve hiçbir böceğin dayanamayacağı bir tarihi baştan sona hisset. Bütün bunlardan sonra hâlâ beni yiyebileceğine güveniyorsan buyur. Gönlünce tıkın!" 」


Hikayeler Rüya Yiyen'in midesini patlayacak kadar doldurdu. TWSA'da da gözlerimin önünde de tıkınıyor, bunun bedelini acıyla kıvranarak ödüyordu.


Çatır-çatır! Midesinin çevresinde çatlaklar oluşmaya başladı.


TWSA, afallamış dışsal tanrıyla alay ederek konuştu.


「 Dış uzayda doğmuş, on sekiz bin uzun yıl yaşamış Rüya Yiyen, işte o an ilk kez idrak etti. 」


【KHOOOOOOOO…!】


TWSA, Yoo Joonghyuk'un ilk kez bir tanrıyı öldürdüğü sahneyi kullanıyordu. O sahneyi defalarca okumuş, neredeyse ezberlemiştim. Bu yüzden sıradaki cümleyi TWSA'nın yerine ben söyledim.


"「Bu dünyada asla yenmemesi gereken bir hikaye vardır.」"



🎨 Bu bölümün manhwa uyarlaması:

📖 Manhwa Bölüm 205📖 Manhwa Bölüm 206
Önceki Sonraki

Hata ve önerilerinizi Discord Sunucumuza katılarak paylaşabilir ve yeni bölümler yayınlandığında anında haberdar olabilirsiniz!

Topluluğa katıl, teorilerini paylaş ve yeniliklerden haberdar ol!

Discord'a Katıl!