title mobile

Bölüm 178: 33. Sahne — Yeniden Okuma IX


Kabaran kaslarımın her lifinde Hikayelerin heybetli kudreti dolaşırken Kırılmaz İnanç'ı sımsıkı kavradım. Sanki damarlarımda ejderha kanı akıyor, kalbim kavurucu bir hararetle yanıyordu.


[Güç toplanırken kımıldamayı bırakma. Bir gedik açmalıyız.]


Öne ilk atılan Yoo Joonghyuk oldu.


"Sana elimden geldiğince vakit kazandıracağım."


GÜM! GÜM! GÜM!


Dokunaçlar öncekinden de çılgınca kıvranırken zemin hızla çorak bir araziye dönüşüyordu; biz de herifi ekip üyelerinden olabildiğince uzak tutmak için var gücümüzle uğraşıyorduk.


"Haaap!"


Yoo Joonghyuk kendisinden beklenmeyecek bir savaş narası atıp Büyü Gücünü ileriye doğru saldı. Bu fırsattan yararlanıp Rüya Yiyen'in çevresinde dolandım; olabildiğince çok dokunaçtan sıyrılarak vurabileceğim bir yer arıyordum. Sırf ana gövdesi bile öylesine devasaydı ki zayıf bir nokta bulmak başlı başına bir işti.


Çuçuçuçuçu!


Bu sırada Cheok Jungyeong'un Kudreti içimde birikmeyi sürdürüyordu. İlk Kılıç ve İkinci Kılıç kendi başlarına güçlüydü ama şu an sağ kolumda toplanan bu muazzam kuvvetin yanında sönük kalıyorlardı. Tarihi bir takımyıldızı cidden bu kadar güçlü olabilir miydi?


[…Lanet olsun, bedeninin sınırı bu. Tutarlılık desteğiyle bile yapabileceğimiz bu kadar.]


Gücü neredeyse toplanmış olmalıydı ki Cheok Jungyeong homurdandı:


[Ahmakça atılma. Bunca dokunacı yarıp geçip ana gövdeyi kesebileceğimizden emin değilim.]


"Tahmin etmiştim. Sonuçta karşımızdaki bir dışsal tanrı. Bir planın var mı?"


Bir parça beklentiyle sormuştum. Az önce öyle böbürlenmişti ki elinde bir karşı hamle vardır diye düşünmüştüm.


Bir an düşünüp karşılık verdi:


[Ona [Üç Kılıç Stili]'ni tattırıp piçin defolup gidecek kadar tükenmesini umacağım.]


"…Beni koruyacağını söylememiş miydin?"


[Seni koruyacağım. Adım üzerine yemin ettim.]


"Kore Yarımadası'nın en güçlü askerî komutanı, böyle bir durumda işi şansa mı bırakıyor?"


ÇINNN!


Kırılmaz İnanç'tan patlarcasına alevlenen Büyü Gücü beni irkiltti.


「 Herifin tepesini mi attırdım? 」


Ne var ki Cheok Jungyeong'un tavrı sakindi.


[Ufkun İblisi'ni tanırım.]


Ufkun İblisi. Hâlâ amansız bir mücadeleye kilitlenmiş Yoo Joonghyuk'a göz attım. Konuşmamıza kulak kabartacak lüksü yoktu.


Cheok Jungyeong devam etti:


[Ondan seni başka bir dünyaya göndermesini isteyeceğim. Dokuzuncu senaryoda ne süre sınırı ne de bölge kısıtlaması var; oraya sığınırsan bir süre hayatta kalabilirsin. Gerisi elbette sana kalmış.]


"Ne tür bir iblisin böyle bir gücü var?"


[İblisten ziyade… tanrıya yakın bir şeydir. Lâkin ayrıntılara girmenin gereği yok. Onunla asla karşılaşmamak için dua etsen iyi edersin.]


「 Demek Cheok Jungyeong'la Ufkun İblisi daha önce karşılaşmış… 」


Hiçbir şeyden haberim yokmuş gibi davranmıştım ama o adı ben de biliyordum. Ufkun İblisi, 41. Turdaki Shin Yoosung'u buraya gönderen ve dokkaebilere Felaketleri tedarik eden varlığın ta kendisiydi. Cheok Jungyeong'un onunla nasıl tanıştığını bilmiyordum; belki de senaryodan sürüldüğünde elinden tutan o İblis'ti.


"Diğerleri de bu yolla kaçamaz mı?"


[O kadar Tutarlılığımız yok. Dokkaebiler de buna asla izin vermez.]


"Dediğini yaparsam… burada kalan herkes ölür."


Kaçarsam Rüya Yiyen buradaki insanları yutacak, onları kendine hikaye üreten makinelere çevirip Hikayelerini sağacaktı.


Cheok Jungyeong dilini şaklattı.


[Bu beni ilgilendirmez. Başkalarını kafana takmayı bırak da kendini gözet. Yaşamak dediğin, nihayetinde yalnızlıktır.]


Tam da Cheok Jungyeong'dan beklenecek şeydi. Pilav yer gibi ihanete uğraya uğraya hayat felsefesi bu denli karamsarlaşmıştı.


GÜMMMM!


[İşte! Bir açık! Koş!]


[Elektriklenme]'nin azami hızıyla uzayı yarıp bir iki dokunacın arasından sıyrıldım. Daha ileride yolumu kesen beş altı dokunaç daha bekliyordu. Daha fazla yaklaşmak fazlasıyla tehlikeliydi; hesabı buradan kapatmamız gerekiyordu.


"Goryeo'nun En Büyük Kılıcı, bir fikrim var."


[Fikir mi? Ne fikri? Zırvalamayı kes de odaklan!]


"O şeyi [Üç Kılıç Stili]'yle öldürmenin imkânsız olduğunu biliyorsun."


VIŞT!


Çevredeki dokunaçlardan biri yanımdan sıyırıp geçti ve altımdaki bütün zemini parçalayacak kadar sert vurdu. Cheok Jungyeong'un kutsaması yerin dibine batsın; o şey bana çarparsa kesin ölürdüm—tabii Cheok Jungyeong'un aurası beni daha önce paramparça etmezse.


Kudretinin varoluşuma çöken baskısına direnerek bağırdım: "Seni kışkırtmak için söylemedim! Biraz gerçekçi düşün!"


Aurası bir anlığına hafifledi.


[…Ee? Onu alt edecek bir yöntemin mi var?]


"Var. Yardım edersen o dışsal tanrıyı belki öldürebilirim."


Kulaklarına inanamıyormuş gibi güldü.


[Öldürmek mi? Ağzından çıkanı kulağın duyuyor mu? Bu, <Olympus> ile <Vedas>'taki o ahmakların bile uzak durduğu bir dışsal tanrı.]


"Başka bir tanrı olsaydı bunu demezdim ama Rüya Yiyen olduğu için… belki mümkün olabilir."


[…Konuş. Neymiş o parlak planın?]


"Gövdesinde bir yara açıp beni içine fırlatacaksın."


Dili tutuldu. Devasa dokunaçlardan bir diğeri beni hedef aldı.


[Can verirsin. O şeye yem olmak bu demektir. Az önce o yakışıklı delikanlının söylediklerini duymadın mı? Bir kez yutuldun mu—]


"Hayatta kalacağım."


Bu söz kendi kulağıma bile akıl almaz derecede cüretkâr geliyordu. Bırakın bir ölümlüyü, bir takımyıldızı bile bir dışsal tanrıya yem olduktan sonra hayatta kalacağını kesin bir dille söyleyemezdi.


Kudreti derin bir çalkantıyla titreyen Cheok Jungyeong sordu:


[…Aklında bir numara mı var?]


"İşe yarayacağından yüzde yüz emin değilim."


Cheok Jungyeong aracılığıyla Ufkun İblisi'nden yardım alabilirdim ama hayatta kalan bir tek ben olursam geriye bana hiçbir şey kalmazdı. Kaçmak, bugüne dek inşa ettiğim her şeyi inkâr etmekten farksız olurdu. Bu yüzden seçebileceğim yegâne yol buydu.


[Khhu…!]


İniltiyi andıran o kısa nidası, çok geçmeden bütün ovayı inleten gür bir kahkahaya dönüştü.


[Senin gibi bir piçin sözüne güvenmek zorunda kalacağım günleri de görecekmişim; hem de o tanrıya kafa tutabilmek için.]


GÜMMMM!


Nihayet Rüya Yiyen'in gövdesinin üst kısmı da çağrılmaya başlıyordu.


Parıl!


Dünyayı seyredecek ilk göz açığa çıktı. O bakış yere döndüğünde, bugüne dek hiçbir gözün içime salmadığı kadar korkunç bir dehşete kapıldım.


「 O şeyle savaşırsam ölürüm. Ne yaparsam yapayım, ona karşı kazanamam. 」


Cheok Jungyeong konuştu:


[Ahmak takımyıldızı.]


"Ne?"


[Kanım ısındı sana. O yüzden sakın ölme.]


Başımla onaylayıp atıldım. Dağ gibi dokunaçlar göğe yükseldi; ben ise onlardan da yükseğe uçup tepelerinden aştım.


Çuçuçuçuçu!


[Elektriklenme] ile kaplı bedenim, geçtiğim her yerde gece göğünde buz mavisi bir ışık çizgisi bırakıyordu.


[Gel, dışsal tanrı!]


Cheok Jungyeong benim elimle kılıcı kavradı; bütün Hikayelerinin yoğunlaşmasıyla [Üç Kılıç Stili]'nin son tekniği tezahür etmeye başladı.


[Ben, Cheok Jungyeong, seni biçip yere sereceğim!]


Eter kılıcı daha da büyüdü. On metrelik kılıç önce yirmi, ardından otuz metreye uzandı. Büyü Gücümü de hikayemi de aşan bir güç tam buraya aktarılmıştı.


Üçüncü Form: Üçüncü Kılıç Denizi Yarar.


Kılıcı çektiğim anda anladım.


Orada…


「…uçsuz bucaksız bir denizin önünde, üstüne gelen dev dalgayla yüzleşen yalnız bir adam vardı.」


Zihnimin gözüyle, denizin önünde duran Cheok Jungyeong'u gördüm. Şafak sökünden alacakaranlık çökene kadar ona bakardı. Düşünerek, bütününü kavrayarak, bir zamanlar uzak ufuklara serilen o deniz gözünde "tek bir şey" oluncaya dek tefekkür ederek geçirdiği onca saat.


Zamanı ve uzayı büken tek bir çizgi çekti. Dalgalar kesildi; denizin masmavi sularının ikiye yarıldığı bir görüntüye tanık oldum.


「Denizle yüzleşmek için bilediği kılıç buydu.」


[Takımyıldızı Deniz Savaşının Tanrısı, Takımyıldızı Goryeo'nun En Büyük Kılıcı'nın Kudretine hayran kalıyor!]

[Takımyıldızı Boşluğun Kara Alev Ejderhası, insan takımyıldızının Kudreti karşısında hayretler içinde kalıyor!]

[Takımyıldızı Altın Başlığın Esiri, Takımyıldızı Goryeo'nun En Büyük Kılıcı'na büyük ilgi duymaya başladı!]


Vınlayarak ilerleyen kılıcın çevresindeki hava infilak etti; çok geçmeden etrafındaki ses bile yutuldu. Bedenim bir öğütücüde kıyılıyormuş gibi hissetsem de kılıcımı savurdum.


İlk Kılıç, İkinci Kılıç, Üçüncü Kılıç.


Üç kılıcı da kullandıktan sonra bilincimin sigortası attı.


Yalnızca bir anlığına.


[—kendini!]


Cheok Jungyeong bana sesleniyordu.


[Toparla kendini, ahmak takımyıldızı!]


Gözlerimi güçlükle aralayınca tepemde, havada çırpınan dokunaçları gördüm. Ama hatırladığım gibi değillerdi. On iki dokunacın yedisi paçavraya dönmüş, yere düşüyordu.


Tarihi takımyıldızı Cheok Jungyeong, sırf kendi gücüyle dışsal tanrının dokunaçlarının yarısını kesip atmıştı. Yine de hüsranla dişlerini gıcırdatıyordu.


[…Derin bir yara açmaya gücüm yetmedi. Denizi yarabilen kılıç bile bunu başaramadı.]


"Hayır, bu kadarı kâfi. Başardın."


Başarmıştı. Kesilen dokunaçların ötesinde, ana gövdede devasa, yatay bir yarık açılmıştı. [Üç Kılıç Stili], dokunaçlardan oluşan bir denizi yarıp dışsal tanrıyı yaralamıştı. Herifin cüssesine kıyasla küçük bir yaraydı ama içine girebileceğim kadar genişti.


KRAAAAAH!


Rüya Yiyen'den acı dolu bir haykırış koptu.


「 Koşmalıyım. Hemen şimdi, yarası kapanmadan. O yarığı zorlayıp içeri dalmalıyım. Bu senaryoyu tamamlamanın yegâne yolu bu. 」


[Bulutsu <Vedas> çırpınışınla alay ediyor.]


「 Şu lanet takımyıldızlarına bir darbe indirmenin de tek yolu bu. Ama… 」


[Bulutsu <Papyrus> senin senaryonun şerefine kadeh kaldırıyor.]


…bacaklarım hareket etmiyordu. Ne kadar zorlarsam zorlayayım kıpırdamıyorlardı. Hayır, onları kıpırdatmaya çalıştığımı bile hissedemiyordum.


「 Ne… 」


[Takımyıldızı En Karanlık Baharın Kraliçesi sana acıyarak bakıyor.]


Ancak aşağı bakınca ne hâlde olduğumu fark ettim. Dizlerimin altında kıpırdatacak bacak yoktu. Biri muazzam bir kuvvetle ezmiş gibi, tertemiz kopup gitmişlerdi. Kopuk uçlarından durmaksızın kan akıyordu. [Üç Kılıç Stili]'ni kullanırken başıboş savrulan dokunaçlardan birinin altında kalmış olmalıydım. Bitiş çizgisinin dibinde böyle boktan bir şeyin başıma gelmesi de şarttı tabii.


Yetmezmiş gibi, [Elektriklenme]'nin süresi de dolmuştu. Uzakta, dışsal tanrının yarası yavaş yavaş kapanıyordu; bacaklarımın dizden aşağısı yokken aramızdaki mesafeyi kapatmam imkânsızdı.


"Kim Dokja."


Başımı çevirince Yoo Joonghyuk'u gördüm. Baştan aşağı kana bulanmıştı. Yine de sendeleyerek yanıma gelip yakamdan kavradı; beni yerden kaldırıp omzuna vurdu.


Dışsal tanrının yarasına bakarak sordu: "Seni oraya atmam yeter, değil mi?"


"…Yapabilir misin?"


Cevap vermedi; konuşmayı eylemlerine bıraktı. Gökyüzü bir merdivenmiş gibi havaya tırmanmaya başladı. Kimi zaman üzerine gelen dokunaçlara, kimi zaman [Hava Adımları]'yla yarattığı büyülü basamaklara basıyordu. Vakit geçtikçe soluğunun giderek ağırlaştığını duyabiliyordum. Bedeni çoktan sınırına dayanmıştı ama vazgeçmeye hiç niyeti yoktu.


Yükseğe, daha da yükseğe. Çok geçmeden uzak göklerin rüzgârı yanaklarımı ıslattı.


Yoo Joonghyuk havadaki büyülü basamaklardan birinde durdu. Başımı kaldırdığımda dışsal tanrının yarası burnumun dibindeydi. Vakit daralıyordu ama Yoo Joonghyuk hâlâ tereddüt ediyordu. Orada duraksarken yakamı daha sıkı kavradı.


"…Bir cenaze daha kaldırmamız gerekmeyecek, değil mi?"


Ona hiç yakışmayan bir soruydu; gülmeden edemedim.


"Ölsem bile geri dönerim. Endişelenecek ne var ki?"


"Kastettiğim bu değil."


Yüzü ciddiydi. Yükseklerden esen rüzgâr, ikimizin arasındaki boşluğu bir bıçak gibi kesip geçiyordu.


Bir süre ona bakıp sordum: "İkinci senaryoyu hatırlıyor musun?"


Metro. Oksu İstasyonu. Yoo Joonghyuk'un önüne çıkan her şeyi ezip geçtiği o manzara gözümün önüne geldi. Amacına ulaşmak için her şeyi göze alan o kalpsiz regresör.


İşte o aynı soğuk Yoo Joonghyuk'un bakışları, şimdi tereddütle dalgalanıyordu.


O zamanlar bu herifle yoldaş olacağımızı kim bilebilirdi? Kabul etmek istemiyordum ama artık etmek zorundaydım. Bir zamanlar imkânsız görünen şey gerçeğe dönüşmüştü. Harbiden de senaryoları onunla omuz omuza aşıyordum.


İşte bu yüzden, Han Nehri'nin üzerindeki köprüde onunla ilk karşılaştığım zamanki gibi sırıtıp şunu söyleyebildim. Bize en çok bu yakışıyordu.


"Bırak beni de siktir git, seni sikik piç."


RoS: Yazar, romanın daha okunabilir ve acı verici olmaması için detaylara pek girmiyor fakat, bacaklarınızın dizlerinizden koptuğunu, fışkıran kanı bir düşünsenize. Önce deri ve et, ardından sinirler ve kemiklerin birlikte parçalanışı. Yazılanları okumak kolay, peki ya o arka planda olanlar? Okuduklarımız sadece beyaz zemin üzerindeki siyah harfler mi, yoksa satırların arasını, kelimelerin ve harflerin arasındaki boşluğu da okuyabilir miyiz? Her harfin diğerine dokunmadan, ne kadar yalnız olduğunu sadece bakarak hissedebilir miyiz.


🎨 Bu bölümün manhwa uyarlaması:

📖 Manhwa Bölüm 203📖 Manhwa Bölüm 204
Önceki Sonraki

Hata ve önerilerinizi Discord Sunucumuza katılarak paylaşabilir ve yeni bölümler yayınlandığında anında haberdar olabilirsiniz!

Topluluğa katıl, teorilerini paylaş ve yeniliklerden haberdar ol!

Discord'a Katıl!