Bölüm 176: 33. Sahne — Yeniden Okuma VII
Başımla onaylayıp konuştum: "Yine de onu öldürme. Bize canlı lazım."
"…Onu yere sermeliyiz. O kadının işbirliği yapmaya hiç niyeti yok."
Anneme baktım. Tepeden tırnağa kana bulanmıştı ama kimin kanı olduğunu anlamak imkânsızdı. Sınırına dayandığı apaçıktı. Tutarlılığı pamuk ipliğine bağlı bir hâlde savaşıyordu; fiziksel gücü ise çoktan dibe vurmuş olmalıydı.
Sonuç kaçınılmazdı. O yapayalnızdı, bizim tarafımızdaysa Yoo Joonghyuk vardı.
Peaceland'de olsaydık işler farklı gelişebilirdi; ama Yoo Joonghyuk aşkınlığıyla birlikte bambaşka bir güç katmanına adım atmıştı. Sıradan bir Hikaye sınıfı varlığın Gölgesi artık yetmezdi. Kurucunun Annesi'nin gerçek bedeninin en azından bir kısmı inmedikçe bir Aşkını alt etmesi mümkün değildi; anneminse buna yetecek Tutarlılığı kalmamıştı.
[Takımyıldızı Alevin İblisvari Yargıcı yutkunuyor.]
[Takımyıldızı Altın Başlığın Esiri seçimine dikkat kesiliyor.]
[Takımyıldızı Boşluğun Kara Alev Ejderhası, parçası olduğun vahşetten keyif alıyor.]
Ekibi geride bırakıp anneme yaklaştım ve dedim: "Bu kadar yeter."
["Dördüncü Duvar" hafifçe sarsılıyor.]
"Beni durdurmak için neden bu kadar uğraşıyorsun?"
Yüzü, takımyıldızının Gölgesine gömüldüğünden zor seçiliyordu. Yalnızca gözleriyle ağzı belli belirsiz görünüyordu. Şimdi bile, birbirimize dokunabilecek kadar yakınken ona ulaşamıyordum. Tıpkı cezaevinde görüştüğümüz zamanki gibi. Yolun bir yerinde, farkına bile varmadan birbirimizden kopmuştuk.
"Anlatsam… bile… dinlemezsin…"
Kan revan içinde kalma pahasına bile neden bu kadar ileri gidiyordu?
「 Neden, sahi neden? 」
Yoldaşlarım beni izliyordu. Gözleri, doğru seçimi yapmam için yalvarıyor gibiydi.
İç çekip dedim: "Yalnızca bu kez. Seni yalnızca bu kez dinlemeye razıyım, o yüzden hadi, anlat."
Ağzımdan çıkan sözler beni bile şaşırttı.
"Benimle konuş."
Bu sözleri söylemeye dilimin varacağını hiç düşünmemiştim. Söylediklerimde samimi olup olmadığımdan bile emin değildim. Yine de kelimeleri boğazımdan söker gibi dışarı çıkarmıştım.
Annemin gözleri titredi.
"Daha ne kadar böyle devam edeceğiz? Her şeyi içine atma; bana da anlat. Beni neden durdurmaya çalışıyorsun? Seni ta buralara kadar getiren neydi, anne? Bir şey söyle! Ne olursa olsun! Yeter ki bir şey de!"
"Söylersem…"
Görebildiğim kadarıyla gözlerinden her an yaşlar boşanacak gibiydi. Bu bana, o güne dek yaşanan her şeyin birbirine bağlı olduğunu fark ettirdi. Onun oğlu olduğum için anlayabiliyordum: Beni durdurmasının sebebi, o denemeyi yazmasının sebebiyle aynıydı. Muhtemelen canım yanacaktı. Duyacaklarım beni paramparça edebilirdi. Bugüne kadar sürdürdüğüm hayat darmadağın olabilirdi.
Ama hayatta kalacaktım.
"Anlat."
Bu anın gelmesi çok uzun sürmüştü. Belki de zaten tahmin ettiğim hikayeyi duyacaktım. Takımyıldızlarının verdiği onca ipucu düşünülünce, başka türlüsü tuhaf olurdu. Yine de bunu doğrudan annemin ağzından duymalıydım. Hayatımı büsbütün değiştirse bile. Duvarı yeniden sarsa bile. Duymalıydım. Çünkü bu benim hikayemdi; bazı hikayeler, tek bir sayfası eksik olduğunda anlaşılmaz hâle gelirdi.
Sonunda annemin dudakları aralandı.
Ne var ki bu lanet senaryoda, anne oğul hikayemiz yalnızca bizim değildi.
[Bulutsu <Vedas> Kaderini gözetliyor.]
[Bulutsu <Olympus> Kaderini gözetliyor.]
[Bulutsu <Papyrus> Kaderini gözetliyor.]
Baş başa bir melodram yaşamamıza fırsat tanınmıyordu.
Bulutsuların mesajlarının hemen ardından gökten şiddetli kıvılcımlar boşandı. Annem iki eliyle başını tutup çığlık atmaya başladı. Haykırarak ona doğru koştum. Ama elim onu yakalamak üzereyken Kurucunun Annesi'nin Gölgesi önümü kesti.
[Takımyıldızı Kim Dokja. Sen… buradan öteye geçemezsin.]
GÜMMMM!
Paljuryeong çatladı; çok geçmeden içinden bulanık bir kara enerji fışkırdı. Göklerin yarıldığı sanılacak kadar şiddetli sesler yankılanırken bütün gökyüzü girdap gibi dönmeye başladı. Girdabın ortasında bir geçit açılıyordu.
Büyük Salon. Çarpıtılmış Tutarlılık, her şeyi yerle bir edebilecek bir varlığı çağırmıştı.
Salonun aralığından sıkışarak dışarı taşan, kıvranan kütleyi görür görmez bağırdım: "Ona bakmayın! Herkes gözlerini kapatsın!"
Benim gibi bir takımyıldızı ya da Yoo Joonghyuk gibi bir Aşkın buna dayanabilirdi; ama sıradan bir cisimleşenin zihni, o varlığı göz ucuyla görmesiyle bile paramparça olurdu.
"…Bir dışsal tanrı."
[Bunlar, Amerikalı yazar H. P. Lovecraft'ın Diğer Tanrılar (The Other Gods) adlı eserindeki varlıklardır. Kısa öyküdeki ifadeyle, "yeryüzünün cılız tanrılarını koruyan dışsal cehennemlerin tanrıları"dırlar. Lovecraft'ın kendi yazdıklarının ötesine uzanan genişletilmiş Cthulhu Mitosu'nun da parçasıdırlar. Bu varlıklara doğrudan bakan bir ölümlü delirir ve ■■■■■■ ■■■■■■ ■■■ ■■.]
Yoo Joonghyuk'un yüzü sertleşti. Salonun ötesinde kıvranan dokunaçları görünce aklımızdaki bütün şüpheler silinip gitti. Bu bir dışsal tanrıydı; üstelik başkasının değil, bizzat Kurucunun Annesi'nin Gölgesinin kurban edilmesiyle çağrılmıştı.
Çarpıtılmış uzay acıyla çığlık atarken gökteki yarıktan yıldırımlar düştü. Peaceland'de yaşananlara benziyordu; ama bu kez inen varlığın sınıfı bambaşkaydı. Dışsal tanrının gerçek bedeni buraya getiriliyordu; ölçeğine bakılırsa en az üçte biri çağrılacaktı.
Alelade bir Takımyıldızı Gölgesinin getirdiği felaketin, bir dışsal tanrınınkinin yanında esamesi bile okunmazdı.
"Yoo Joonghyuk! Onu şimdi durdurmazsak—"
"Çok geç. Bu, ne senin ne de benim durdurabileceğimiz bir şey."
Sadece göğe bakmak bile bedenimi zangır zangır titretiyordu. Bir takımyıldızı Mertebesinde olmama rağmen bu denli sarsılıyordum.
["Dördüncü Duvar" güçlü biçimde etkinleştirildi!]
[Dördüncü Duvar] sayesinde titremem yavaş yavaş dindi ama korkum geçmedi. Güçlerimizi birleştirsek bile, şu anki hâlimizle ne Yoo Joonghyuk ne de ben onu yenebilirdik. Bu çaresizliğin ortasında, bu noktadan sonra savaşın artık cisimleşenlerin boyunu aştığını anladım.
"Aaaah!"
Tarihi takımyıldızlarının sponsor olduğu cisimleşenler bile o varlığın küçücük bir kesitini görür görmez yedi deliklerinden kan boşanarak öldü. Yoo Joonghyuk'la birlikte ekip üyelerine siper olup görüşlerini kapatarak geri çekildik. Yoo Joonghyuk'un bile gözlerine kasvet çökmüştü.
Karamsarlığı dağıtmaya çalışarak konuştum: "Endişelenme. O şey inerken takımyıldızları elini kolunu bağlayıp seyredecek değil ya."
Takımyıldızı Ziyafeti, takımyıldızlarıyla dışsal tanrılar arasında husumet olduğunu göstermişti. Dışsal tanrılardan biri senaryonun dengesini bozup kısmen inmişti; takımyıldızları mutlaka müdahale edecekti.
Büyük Bilge, Cennet'in Dengi, Uriel ya da Kara Alev Ejderhası (gerçi o biraz daha az güvenilir sayılır)…
Ama dışsal tanrının gerçek bedeninin hatırı sayılır bir kısmı bu tarafa geçtiği hâlde hiçbirinden çıt çıkmadı.
Yoo Joonghyuk dişlerinin arasından konuştu: "…Bu hayat burada son bulabilir."
Benim de aklım almıyordu. Kimse bize yardım etmeyi düşünmüyor muydu?
[Bazı takımyıldızları dışsal tanrının inişi karşısında dehşete düşüyor!]
[Birçok takımyıldızı bazı bulutsuların tahakkümünden şikâyet ediyor.]
…Ne?
[Takımyıldızı Altın Başlığın Esiri, <Papyrus> bulutsusuna düşmanlığını açıkça gösteriyor.]
[Takımyıldızı Boşluğun Kara Alev Ejderhası, <Vedas> bulutsusuna sivri dişlerini gösteriyor.]
[Takımyıldızı Alevin İblisvari Yargıcı, <Olympus> bulutsusunun zalimce eylemlerine öfkeleniyor!]
O an her şey kafamda yerine oturdu.
「 Demek mesele buymuş. Bütün bu lanet durum… 」
[Kore Yarımadası'ndaki bütün takımyıldızları hangi bulutsuyu seçeceğini merak ediyor.]
「 …benim yüzümden başımıza gelmişti. 」
Davet mesajları ardı ardına belirmeye başladı.
[Birçok bulutsu, kendi Hikayelerini miras almanı istiyor.]
[Bir bulutsunun Hikayesini miras almayı seçersen varoluşun o bulutsuya zorla bağlanacak.]
.
.
.
[Bulutsu <Olympus>, "Yıldırım Karnavalı" Hikayesini miras almanı istiyor.]
[Bulutsu <Vedas>, "Gök Gürültüsünü Taşıyan" Hikayesini miras almanı istiyor.]
[Bulutsu <Papyrus>, "Tayfun Kurdunun Efendisi" Hikayesini miras almanı istiyor.]
.
.
.
[Bulutsular sana ültimatom verdi.]
[Kore Yarımadası'ndaki bütün takımyıldızları seçimini izliyor.]
Acı acı güldüm. İşte bu yüzden takımyıldızlarını bir türlü sevemiyordum.
[Yıldırım Karnavalı].
[Gök Gürültüsünü Taşıyan].
[Tayfun Kurdunun Efendisi].
Hepsi, kendi kanından olanları öldürmüş takımyıldızlarının Hikayeleriydi. Üstelik bu takımyıldızları, kendi bulutsularının en güçlüleri arasındaydı. İçlerinden birinin Hikayesini miras alıp bulutsunun Tutarlılığını ödünç alırsam dışsal tanrıyı alt edebilirdim. Ama bunu yaparsam annem burada ölecekti.
Yoo Joonghyuk'un bakışları bana, "Şimdi ne yapacaksın?" diye soruyordu.
"…Yoo Joonghyuk, kurduğumuz bulutsuyu hatırlıyor musun? <Kim Dokja Şirketi>."
Mesele yalnızca annemi kurtarmak değildi. Başka bir bulutsunun bünyesine katılırsam her şey biterdi. Şu anki Mertebem, onlarla haksız bir sözleşmeye girmekten kaçmama asla izin vermezdi; o sözleşmenin zincirine vurulursam bu hikayenin sonuna asla ulaşamazdım.
"…O saçma isimde hâlâ diretiyorsun." Yoo Joonghyuk kaşlarını çatıp iri adımlarla yanıma gelerek kılıcını kınından çekti. "Bulutsunun adını ben koyacağım."
Bunu onun espri yapma çabası sayıp bıyık altından güldüm. Yanı başımda aşkın bir enerji hissediyordum. Önümüzde, çapımı çoktan aşmış bir varlık tezahür ederken bile bu tuhaf biçimde güven veriyordu. Belki de bunun sebebi, senaryolar başladığından beri ilk kez aynı safta durduğumuzu hissetmemdi.
Kılıcımı gece göğündeki yıldızların suskun bakışlarına doğrultup ilan ettim: "Sizin gibilerin bana biçtiği Kader'e boyun eğmeyeceğim. Benim hikayemin nasıl ilerleyeceğine ben karar vereceğim."
İşte o zaman kahkahaya benzer bir şey duydum. Evren, değersiz bir böceğin büyük laflarıyla alay edercesine fısıldamaya başladı.
[Bahtı kara takımyıldızı.]
[Öz babasını kendi elleriyle katleden sen.]
[Öz annesini yıkıma sürükleyen sen.]
[Kıymet verdiğin her şeyin yıkılışına şahit olacaksın.]
İnen dışsal tanrıya gözlerimi diktim. O şey inişini tamamladığında Karanlık Kale'nin ikinci katı bütünüyle silinecekti. Peaceland'deki kriz bunun yanında devede kulak kalırdı. Burada, müridi tehlikede diye koşa koşa gelecek mesafeli bir usta yoktu.
Bunun yerine içimde, "Kader" sözcüğünden en az benim kadar bıkmış bir takımyıldızı vardı.
[Bunca yüzyıldır zerre değişmemişsiniz. Sizi orospu çocukları.]
GÜÜÜÜÜÜ!
Ele geçirdiği bedenimden Cheok Jungyeong'un Kudreti dalga dalga yayılmaya başladı. Tarihi takımyıldızlarının en güçlüsü olsa bile bir dışsal tanrının karşısında durabileceğinden emin değildim; yine de ona inanmaktan başka çarem yoktu.
Yarısı çoktan yutulmuş Kurucunun Annesi'ne bağırdı:
[Kurucunun Annesi! Dışsal tanrıyla neden anlaşma yaptın?]
Sesi, dipsiz ve koyu bir öfkeyle yüklüydü.
[<Hongik> ne zamandan beri bu denli alçaldı?]
Şaşırtıcıdır ki karşılık verdi.
[Pazarlık yaptığım… dışsal tanrı… değildi.]
[Öyleyse bu halt nasıl başımıza geldi?]
[Beni bağışla. Elimden… başka bir şey gelmezdi. Kore Yarımadası'nın senaryolarını korumanın… yegâne yolu buydu. O cisimleşen… burada kalmalı. Kore'ye asla dönmemeli. Yoksa diğer bulutsular—]
Cheok Jungyeong öfkeyle haykırdı:
[Sakın bana onlarla pazarlığa oturduğunu söyleme!]
[Hepiniz o küçücük toprak parçasına, kendi torunlarınıza ihanet etmeyi bile göze alacak kadar mı sıkı tutunuyorsunuz?]
[Hiçbir şey bilmiyorsun. Sen…]
[Haysiyetinize ne oldu? Yaratıcı Tanrılar nerede?! Neden kendilerinden en ufak bir iz bile göstermediler?!]
[Yaratıcı Tanrılar…]
Ne var ki Kurucunun Annesi o cümleyi bitiremedi. Hemen ardından Cheok Jungyeong'un göğe ölümcül bir bakış fırlattığını hissettim.
[Yoksa onlar da mı…?]
Gece göğü, cevap yerine bir mesaj gönderdi.
[Bazı bulutsular, Takımyıldızı Goryeo'nun En Büyük Kılıcı'na yardım eden herkesin bundan böyle düşmanları sayılacağını ilan ediyor.]
Ardından gece göğündeki dolaylı mesajlar, sanki bir büyüyle kesilmiş gibi sustu. Ara sıra Büyük Bilge, Cennet'in Dengi'nin ve Uriel'in seslerini duyuyordum; ama kendi çıkarları tehlikeye gireceği için mi, yoksa başka özel bir sebepten mi bilinmez, müdahale edemiyor gibiydiler.
Cheok Jungyeong, içinde patlamaya hazır duyguların kaynadığı bir sessizlikle göğü benim gözlerimden süzüyordu. O duyguların hepsini ben de bütün canlılığıyla hissediyordum: öfkesini ve hüznünü; kederini ve hıncını. Bir de…
Kararlılığını.
Bana şöyle dedi:
[Göğsünü gere gere gurur duymaya sonuna kadar hakkın var.]
[Tanrı'nın terk ettiği bu dünyanın en yüce doruklarında duranlar, başka kimseden değil, senden korkuyor.]
"…Ölümün eşiğindeyken gurur neye yarar ki?"
[Ölmeyeceksin.]
Bunlar yalnızca sözlerdi; ama takımyıldızları için "sözler", varoluşlarının ta kendisiydi.
Cheok Jungyeong'un yılların örsünde dövdüğü Hikayeler, içime yerleşip Kader'in azgın akıntısında tutunabileceğim bir şamandıraya dönüştü.
[Ölmene asla izin vermeyeceğim.]