Bölüm 172: 33. Sahne — Yeniden Okuma III
Annem sustu. Cevapsız kalması bana tuhaf bir haz verdi. Annemin—hem de annemin—onu sevmemi umması ve duygularını incitebilecek gücün elimde olması beni heyecanlandırıyordu.
Ne var ki ardından söylediği sözler, bu sonucu çoktan beklediğini ele verdi.
"Hmm, anladım."
"…"
"Kaderine son verebilirdi diye yine de denemek istedim. Ne de olsa daha bir sürü canın var."
"Bunu benim iyiliğim için yapıyormuşsun gibi davranma."
"Dokja-ya, seni dünyadaki herkesten çok seviyorum. Belki kendimden bile çok."
Bütün bedenim ürperdi. Durup dururken neden böyle bir şey söylüyordu ki?
"Ne demek istiyorsun?"
"Her ne olursa olsun, ben hâlâ senin annenim."
Onun öylece gülümseyişine bakarken kalbimin bir köşesi sızladı. Bunu kabullenebileceğime gerçekten inanıyor muydu? Tek bir cümlenin, onun yüzünden yapayalnız ve acı çekerek geçirdiğim on yılı aşkın zamanı silip atabileceğine sahiden inanıyor muydu?
Tek kelime etmeden ona dik dik baktım.
「 Annem. Beni seviyor. 」
[Yalan Tespiti]'ni ona karşı kullanmaya elim varmadı. Bazı sözler tam da böyleydi; doğru olsun ya da olmasın, insanın canını derinden yakardı.
Bir iç çekişten pek farkı olmayan, kısık bir sesle konuştum: "Artık çok geç."
"Biliyorum."
"O zaman neden…?"
"Bir kez olsun söylemek istedim. Sanırım sana bunu daha önce hiç söylememiştim."
Bir süre sessizce oturup bu anı içimize sindirdik. Zamanın, üzerine tek satır yazılmamış bir sayfa çevrilircesine akıp geçtiğini bana yalnızca saatin usulca tıkırdayan saniye ibresi haber veriyordu.
Ben de ilk cümlesini yazmakta bocalayan bir yazar gibi, kendimi zorlayarak sordum: "…Cezaevinde hayatın nasıldı?"
"Sık sık ziyaretime geliyordun zaten. Gerçekten anlatmam şart mı—"
"Bana hiçbir şey anlatmadın ki. Sen anlatmazsan nereden bileyim?"
"…"
"Neden anlatmadın ki? Seni görmeye onca kez gittim, sen ise…"
Başlarda annemden nefret etmiyordum.
Babamı öldürdüğünde de, bunun bedelini ödemek için cezaevine girdiğinde de. Akrabalar sahip olduğumuz her şeyi elimden almak için leş kargaları gibi üşüşürken ve ben, kimsenin istemediği, elde kalmış bir mal gibi içlerinden birine devredilmişken bile.
Ondan ne nefret etmiş ne de onu suçlamıştım. Aksine, ikimiz de aynı koşulların kurbanıydık; dünyamızı yıkmaya çalışan canavarın karşısında omuz omuza durmuş iki yoldaştık.
"Bir insan nasıl bu kadar bencil olabilir?"
Ona kin beslemeye başlamamın sebebi basitti.
"Neden susmak zorundaydın? Ve neden… neden o hikayeyi yazdın?"
Biri çıkıp "İyi bir şey değil miydi? Telif haklarından köşeyi dönmüştür," diyebilirdi. Ama annemin hakkı olan telif gelirlerinin benim geçimime bir katkısı olmuş muydu, bilmiyordum. Ne olursa olsun akrabalarım bana hep yokmuşum gibi davranmıştı. Hayatımda değişen hiçbir şey olmamıştı.
"Hayatım cehennem gibiydi. Okulda da sokakta da, kime rastlarsam rastlayayım, herkes benim hikayemi konuşuyordu. Taşınsam da okul değiştirsem de hiçbir şey değişmedi. Hep 'katilin oğlu'ydum."
Bunu yaşamamış olanlar, bu dünyanın ne denli amansız olabileceğini bilemezdi: evinin etrafında dört dönen muhabirleri, bütün gözlerin seni izlediği hissiyle enseni karıncalandıran o tedirginliği.
"Belki yine de dayanırdım."
Annem bana tek bir şey söylemiş olsaydı, belki bir şeyim kalmazdı. "Dayan," deseydi, "bunu kaldırabilirsin," deseydi. Hikayemi para için satmış olsa bile, hâlâ benim yanımda olduğunu bana bir kez olsun hissettirseydi.
["Dördüncü Duvar" şiddetle sarsılıyor.]
["Kendini Haklı Çıkarma Sv.2" stigması etkinleşti!]
Ona baktım.
Ben kimseyi yanlış anlamamıştım. Karşımdaki, zengin olmak için hem benim hayatımı hem de kendininkini satan annemdi.
Şimdi aynı kadın karşıma geçmiş şöyle diyordu: "İnsanların bilmesini istedim."
"Neyi bilmesini?"
"Gerçeği."
"…Hangi gerçeği? Babamı katlettiğini mi?"
"Hikayenin aslının öyle olmadığını pekâlâ biliyorsun."
"Ah, biliyorum. Hem de çok iyi biliyorum. Yollarımız ayrıldığından beri anılarımın üzerinden tekrar tekrar geçiyorum."
Hatta onları "yeniden okuduğumu" da söyleyebilirdiniz. Belki de kendimi hikayelerdeki karakterlere bu denli kaptırmamın sebebi annemdi.
「Dokja-ya, bundan sonra her şeyi yeniden okuyacaksın.」
「Baban ölümü hak eden bir günah işledi.」
「Bu meşru müdafaaydı. Anlıyor musun?」
Yüzlerce, binlerce, on binlerce kez yeniden okuduğum anılar. Öyle çok okumuştum ki artık gerçek olup olmadıklarını bile ayırt edemiyordum.
"Babam ölümü hak etmişti. Evde şiddet uygulayan bir kumar bağımlısıydı. Onu aramızda tutmaya devam etseydik ailemiz gün geçtikçe daha büyük bir tehlikeye sürüklenecekti."
Bir süre bana baktı, sonra başıyla onayladı.
"Evet, iyi hatırlamışsın. O hâlde neden öfkelisin?"
Bunu ona sormaya kaç kez yeltenmiştim kim bilir?
「 Neden benimle kaçmadın? Neden oğlunu terk ettin? Tahliye edildikten sonra neden beni görmeye gelmedin? 」
Sorular içimde dağ gibi birikmiş, sonunda cevaplarını kendim bulmak zorunda kalmıştım.
["Dördüncü Duvar"ın sarsıntısı dindi.]
Korkudan doğan cevaplardı bunlar; varlıkları, onun cevaplarına ayrılan boşlukları silip süpürmüştü. Belki de gerçek cevapları oraya bizzat kendisi yazarsa onları kabullenemeyeceğimden korkuyordum.
Bu sırada annem, bir şey söylemek istercesine ağzını tekrar tekrar açıp kapamış, sonunda ne diyeceğini bulmuştu.
"…Sanırım onu da söylemekte çok geç kaldım."
Bunu söyleyeceğini biliyordum.
[Aile meselen için birçok takımyıldızından 5.000 jeton sponsor olundu.]
Bu lanet melodram haddinden fazla uzamıştı artık.
[Takımyıldızı Altın Başlığın Esiri'nin boğazı onca tatlı patatesten kupkuru kesiliyor.]
[Takımyıldızı Alevin İblisvari Yargıcı, meseleyi bir kez daha gözden geçirmeni öneriyor.]
[Takımyıldızı Kendi Gözlerini Oyan sinsice gülümsüyor.]
["Tatlı patates" (goguma), Kore web roman okur jargonunda olayların tıkanıp bunaltıcı hâle gelmesini anlatır; boğazda düğümlenen kuru tatlı patatese benzetilir. Zıttı, ferahlatıcı anlar için kullanılan "gazoz"dur (saida).]
Anne oğul rolleri daha en başından beri bize hiç uymamıştı zaten.
"Orijinal romanı neden durmadan değiştiriyorsun?" Konuyu hiç zorlanmadan başka bir yöne çekti. "Her şeyin orijinal olay örgüsüne göre ilerlemesine, ölmesi gereken karakterlerin de gerçekten ölmesine izin verseydin senaryolar bu kadar zorlaşmazdı."
"Başka yolu yoktu. 3. Turdaki Yoo Joonghyuk'un başka türlü sona varamayacağını sen de biliyorsun, anne."
[Birçok takımyıldızı sansür yüzünden sinir küpüne dönüyor.]
Roman hakkında yapılan konuşmalar takımyıldızları için hâlâ sansürleniyordu.
"Son mu?"
"Evet. Son."
"…Sırf bunun için mi bunca çileye katlanıyorsun? Aklını kaçırmışsın sen."
"Bu hikayenin sonu benim için önemli. Sen yokken beni koruyan tek şey bu dünyaydı."
Annesiz babasız on yılı aşkın bir süre ayakta kalabilmemi yalnızca bu romana borçluydum.
"Senin gibi biri bunu asla anlayamaz."
『Harap Olmuş Dünyada Hayatta Kalmanın Üç Yolu』
Yazarın bu başlığa nasıl bir anlam yüklediğini bilmiyordum. Ama benim için bu başlık bir mecaz değil, gerçeğin ta kendisiydi. Benim dünyam çok uzun zamandır kıyametin yerle bir ettiği çorak bir harabeden farksızdı. Ben de her gün bu hikayeyi okuyarak hayatta kalmıştım.
Ondan öylece vazgeçemezdim.
"Bu artık bir roman değil. Gerçek hayatta 'hep birlikte mutlu mesut yaşadılar' diye bir son yoktur."
"Sonuna kadar görmeden bilemeyiz. Ayrıca ben ne zaman öyle bir son istediğimi söyledim?"
"Bırak bunları. Bu dünya delirmiş. Geleceği bildin, elinden geleni yaptın diye değişecek bir hikaye değil bu. Bunu zaten biliyorsun, değil mi? Bir sonraki senaryo bile—"
"Yeter."
Bu laf dalaşını sürdürmenin hiçbir anlamı yoktu.
"Ne istediğini söyle, o kadar. Beni buraya neden çağırdın?"
"Burada kal."
Evet, bunu söyleyeceğini tahmin etmiştim. Söyleyecekti elbette; ne de olsa annemdi.
"…Neden böyle bir şey yapacakmışım?"
"Biricik oğlumu bir kez daha kaybedemem. Bir sonraki senaryoyu senin yerine ben hallederim."
"Geç bunları."
VUUUUM—!
Büyü Gücümü yükselttim.
"Dürüst ol. Sadece ayağına dolanacağımı düşünüyorsun. Asıl amacın ne bilmiyorum ama sorsam da bir şeyin değişeceği yok zaten."
Annemin yüzünden ilk kez yabancı bir duygu gelip geçti. Hüzne benziyordu.
「 Hüzünleniyor mu? Onun gibi biri hangi hakla hüzünlenir? 」
"…Kime çektin, cidden merak ediyorum."
Onun bedeninden de Büyü Gücü dalgaları kabarmaya başladı.
"Bundan hiç hoşlanmıyorum, ama bana başka çare bırakmıyorsun."
GÜMMMM!
[Bazı takımyıldızları bu makjang aile kavgasından keyif alıyor.]
[Evlatlık vazifesine önem veren bazı takımyıldızları bu durumdan hoşnut değil.]
[Makjang, kışkırtıcı anlatıları ve akla yatmayan olay örgüleriyle seyircide öfke uyandıran, düşük nitelikli televizyon dizilerini tanımlar. Temelde, seyirciyi ekrana bağlamak için uçuk ve aşırı melodramatik sahnelerle olay örgülerinin kullanılmasıdır. Pembe dizilerle de kısmen örtüşür.]
Büyü fırtınası mobilyaları önüne katıp sürüklemeye başlayınca bir şeylerin ters gittiğini sezen Han Sooyoung kapıyı tekmeyle açarak içeri daldı.
"Kim Dokja!"
Jeon Woochi'nin cisimleşeni Cho Yeongran da peşinden koşarak girdi; oturma odası bir anda gergin bir restleşmeye sahne oldu. Cho Yeongran Taocu büyüsünü hazırlarken annem sakin gözlerle beni izliyordu.
Jeon Woochi'nin teknikleri çetrefilliydi ama çoğuna karşı kendimi savunabilirdim. Asıl sorun annemdi. Sponsorunun kim olduğunu hâlâ bilmiyordum. Kırılma anı tam da şu andı; o gücü kullanmasına fırsat vermeden sonucu belirlemeliydim.
["Yer İmi" özel becerisi etkinleşti!]
"Dördüncü yer imini seçiyorum: Lycaon Isparang."
["Rüzgârın Yolu Sv.10(+1)" özel becerisi etkinleşti!]
Sınırına dek yükseltilmiş [Rüzgârın Yolu] fırtınayı iyice kızıştırdı; fırtına sonunda bütün odayı yutup geçti.
GÜMMMM!
Rüzgârları sıkıştırıp topladığım enerjiyi patlatarak çevremizdeki duvarları yerle bir ederken önümde kaos dönüp duruyordu. Han Sooyoung'la ikimiz derhâl o uğursuz binadan dışarı fırladık.
Koyu duman görüşümüzü perdelerken ona seslendim: "Bu işi hemen bitireceğim. Hazır ol."
"Tamamdır."
O, güçlü <Kara Alevler>'i avucunda toplarken ben hiç vakit kaybetmeden yer imini değiştirdim.
"Beşinci yer imini seçiyorum: Kyrgios Rodgraim."
[Rüzgârın Yolu]'nun hemen ardından [Küçülme] ile [Elektriklenme] kombinasyonunu patlatacaktım. Annemi etkisiz hâle getirmenin en hızlı ve en verimli yolu, en iyi tekniklerimle onu ezip geçmekti.
Ne var ki tam beceriyi etkinleştirmek üzereyken kabaran toz bulutunun içinden onlarca kişi fırladı. Etrafımı sarıp hararetle yakardılar.
"Her şeyi yanlış anlıyorsunuz. Lütfen, burada kalmalısınız."
Annemin astlarıydı. Cezaevi üniforması giymiş onlarca kadın, bana merhamet dolu yüzlerle bakıyordu.
Han Sooyoung irkilip bağırdı: "Bunlar da kimin nesi lan?" Üzerlerine <Kara Alevler> savurdu, fakat Jeon Woochi'nin [Qimen Düzeni] yüzünden alevler dört bir yana dağıldı.
Cho Yeongran haykırdı: "Kim Dokja! Durun! Sookyung-ssi bunu sizin için—!"
Onları susturan annem oldu. Parmağını dudaklarına götürerek daha fazla konuşmamalarını işaret etti. Ardından bedeninden heybetli bir Kudret yayılmaya başladı.
Çuçuçuçuçu!
Aşırı Tutarlılık kullanımı yüzünden havada kıvılcımlar çaktı. Şu an onunki kadar yüksek bir senkronizasyon oranını daha önce hiç görmemiştim. Besbelli kendini fazlasıyla zorluyordu.
[Cisimleşen Lee Sookyung'un sponsoru niteleyicisini ifşa etti.]
[Takımyıldızı Kurucunun Annesi, sana bakarken derin bir keder duyuyor.]
「 Kurucunun Annesi mi? Hadi canım, harbiden mi? 」
[Takımyıldızı Kurucunun Annesi, gücünün Kore Yarımadası'nın senaryoları için bir tehdit teşkil ettiğini söylüyor.]
[Takımyıldızı Kurucunun Annesi, boyun eğersen canını bağışlayacağını söylüyor.]
İşler giderek sıkışınca [Küçülme] ile [Elektriklenme]'yi aynı anda kullandım, ama…
[Kadim toprakların ruhu, beceri kullanımını mühürledi.]
…o anda görüşüm, zifiri karanlık bir mağaraya girmişim gibi karardı. Bütün gücüm çekilip gitti; ardında, sıradan bir insana, hatta belki küçük bir hayvana dönüşmüşüm gibi bir çaresizlik bıraktı.
[Dangun mitinde Hwanung, insan olmak isteyen bir ayı ile bir kaplana yüz gün boyunca güneş görmeden bir mağarada kalıp yalnızca pelin ve sarımsak yemelerini söyler. Kaplan dayanamayıp kaçar; ayı ise sabredip kadına dönüşür ve Ungnyeo olur. Buradaki karanlık mağara ve hayvan imgesi bu mite göndermedir.]
[Kadim toprakların ruhu, Mertebeni mühürledi.]
Bu stigmayı biliyordum. Dayandığı Hikayede kullanılan mühür, yalnızca Kore Yarımadası'nın sınırları içinde işliyordu.
"…Bu yola başvuracağını hiç tahmin etmemiştim."
Doğru ya… Şimdi düşününce tuhaftı. Kore'de olmamıza rağmen benimle hâlâ iletişime geçmemiş bir bulutsu vardı. Bana ilk onların yaklaşması gerekirdi, oysa o taraftan çıt çıkmamıştı.
"Sana seni sevdiğimi söylemiştim."
Annem elindeki bronz çanı sallayarak gülümsedi.
Kurucunun Annesi. Kore Yarımadası'nın bulutsusu <Hongik>'in en yüksek Mertebeli takımyıldızlarından biri, aynı zamanda bu toprakların en bilinen efsanelerinden birinin başkahramanıydı.
[Hongik adı, Kore'nin ilk krallığı Gojoseon'un kuruluş ilkesinden gelir. Hongik Ingan, kabaca "insanlık dünyasına geniş ölçüde fayda sağlamak" diye çevrilebilir.]
Annemin sponsoru, Dangun Wanggeom'un annesi Ungnyeo'ydu.
[Dangun Wanggeom, efsaneye göre MÖ 2333'te Kore'nin ilk krallığı Gojoseon'u kuran mitolojik kraldır. "Kurucunun Annesi" niteleyicisindeki kurucu odur.]
[Ungnyeo, Korecede "ayı kadın" anlamına gelir. Kore ulusunun yaratılış mitinde önemli bir figürdür. Mite göre Ungnyeo ile tanrısal kral Hwanung'un, daha sonra Kore ulusunu kuracak Dangun adında bir oğulları olmuştur. Ungnyeo, bir toprak tanrıçası olarak görülür.]
İç çekip konuştum: "…Pekâlâ. Teslim oluyorum."
"Ne? Hey! Kim Dokja!"
"Kıpırdama. Şu hâlimizle onu zaten yenemeyiz."
Bedenime ağır bir yorgunluk çöktü. Gelinen bu noktada sıradan bir insandan tek farkım yüksek statlarımdı.
"…Sponsorun bir yana, [Paljuryeong]'u eline nasıl geçirdin?"
Annemin elindeki bronz çana gözlerimi diktim. Paljuryeong, Dangun mitindeki Üç Göksel Mühür'den biriydi. İlk yer aldığı Hikayenin gücünü ödünç alıp rakibin yeteneklerini mühürleyebilen bu çan, Kore Yarımadası'nın en seçkin Yıldız Yadigârlarından biriydi.
Ne kadar düşünürsem düşüneyim, senaryonun şu aşamasında o Yıldız Yadigârı'nı normal yollarla elde etmek imkânsızdı. Onu ele geçirebilmek için muazzam bir bedel ödemiş olmalıydı.
"Vakti geldiğinde sizi dışarı salacağım; o zamana kadar burada uslu uslu bekleyin."
Vışt!
Bu sözlerin ardından annem ve Gezginler Düzenin içinde gözden kayboldu; Han Sooyoung'la beni de kapana kısılmış hâlde ardında bıraktı. Annemin nereye gittiğini tahmin edebiliyordum. Büyük ihtimalle bu hikayenin başkahramanı Yoo Joonghyuk'un karşısına çıkmaya gidiyordu. O ikisi karşılaşırsa kopacak kıyameti hayal etmek bile istemiyordum.
Han Sooyoung umutsuzca zorla çıkmaya uğraşırken sordu: "Siktir, şimdi ne halt edeceğiz? Buradan nasıl tüyeceğiz?"
Bütün becerilerim ve takımyıldızı Mertebem mühürlüyken buradan çıkmamın imkânı yoktu. Tabii kendi gücüme bel bağlarsam.
İyice düşünüp konuştum: "Bir yol var."
"Neymiş o?"
"[Qimen Düzeni]'ni sırf bilek gücüyle paramparça edebilecek biri var."
"Harbi mi? Kim?"
Bu fikri uygulamaya koyarsam mühür de büyük ihtimalle kırılırdı. Aklımdaki varlık, normalde çağırmaya cüret bile edemeyeceğim bir takımyıldızıydı; ama işlerin nereye varacağını kim bilebilirdi?
Ganpyeongui'yi çıkardım. Onu önemli bir an için saklıyordum, ama şu an üzerine oynayabileceğim tek kozum buydu.
["Ganpyeongui" eşyasının "Yıldızların Yankısı" özel etkisi etkinleşti.]
["Yıldızların Yankısı" aracılığıyla Tarihi takımyıldızlarından yardım isteyebilirsin.]
"Bir takımyıldızı çağıracağım."
[Tarihi takımyıldızları, yıldızların arasından akan sesini duyuyor.]
Takımyıldızının niteleyicisini yüksek sesle andım.
[Bu takımyıldızının Mertebesi çok yüksek.]
[Onu çağırmak için Gök Plakası'ndan beş yıldız gerekiyor. Kabul ediyor musun?]
Büyük Kepçe'nin son yıldızını çağırmak için birini, Ulusun Bağımsızlık Aktivisti için de bir diğerini harcamıştım; Ganpyeongui'de yalnızca beş yıldız kalmıştı. Şimdi bu takımyıldızı elimde ne kaldıysa hepsini istiyordu.
Onun çapında biri için yerinde bir bedeldi. Gücü, Tarihi takımyıldızlarının seviyesini çoktan aşmıştı.
[Yıldızların yolculuğu başladı.]
Gece göğünün derin karanlığında yapayalnız bir yıldız parıldamaya başladı.
Ona seslendim: "Goryeo'nun En Büyük Kılıcı, gücüne ihtiyacım var."