title mobile

Bölüm 171: 33. Sahne — Yeniden Okuma II


"Kim Dokja, o orospu çocuğu… Beni yine unuttu."


Bomboş bir ovanın üzerinde küçük bir kale gururla yükseliyordu. Gerçi aslına bakılırsa boyutu, hakiki bir kaleden çok bir kır evine yakındı. Ne var ki mütevazı ölçeğine rağmen silah donanımı, kale adını fazlasıyla hak ediyordu.


Söylemeye gerek yok, bu Gong Pildu'nun <Silahlı Kale>'siydi.


Tatatatatata!


Gong Pildu, Kalesine yaklaşan canavarlara top mermisi yağdırıyordu. Karanlık Kale'ye adım attığından beri haftalardır, canavarlarla kaynayan bir cehennemde hayata tutunmaya çalışıyordu. Gece gündüz demeden iblis akını bir türlü dinmiyordu. Kim Dokja'nın gönderdiği jetonlar olmasa hem cebi hem de Büyü Gücü rezervleri çoktan kururdu. Kendini savunacak hiçbir aracı kalmasa, onu ancak ölüm beklerdi.


[Takımyıldızı Savunma Ustası, kule savunması karşısında heyecanlanıyor.]


Bu sapkın takımyıldızını sponsor edinmeseydi işler asla bu raddeye varmazdı.


"Siktiiiiiiir!"


Önüne çıkan canavarları ayrım gözetmeksizin yerle bir ederek Karanlık Kale sıralamasında hızla yükselmişti, ama artık hem zihinsel dayanıklılığı hem de Büyü Gücü dibe vurmuştu.


"Buraya kadar mı…?"


Kalesinin dış surlarının canavarların pençeleri altında parçalanıp çöküşünü izlerken yüzüne yenilgi kazındı.


Sonra, tam her şey bitti derken, uzaklarda altın rengi bir kılıç darbesi çakıp söndü.


GÜMMMM!


Güçlü bir eter fırtınası bütün ovayı sürüp geçerken yer sarsıldı. Kim Dokja'nın sahiden gelmiş olabileceği ihtimaliyle Gong Pildu'nun gözleri büyüdü, fakat ardından gördüğü yüz, en az onun kadar sinir bozucu başka bir herife aitti.


"…Yoo Joonghyuk?"


Fırtınayı yararak devasa bir ejderha süzüldü; sırtındaki tanıdık yüzler ona el sallıyordu. Gong Pildu'nun bedeninden son derman da çekilip gitti, Kalesi çöktü. Yoo Joonghyuk bir ışık hüzmesi gibi ileri atılıp yere yığılan adamı sırtladı.


「 Aşkınlığa fazla bel bağladım. Bir süre gücümü idareli kullanmalıyım. 」


Az önceki darbeyi indirdiği sağ kolunu çevirip esnetirken böyle düşündü. Kılıcının kabzasında duran eli kızarıp şişmişti.


Çuçuçuçuçu.


Aşkınlık, bir sponsorun bahşettiği güç olmamasına rağmen Tutarlılıktan etkileniyordu. Bu kısıtlama zamanla gevşeyecekti, ama dokuzuncu senaryoda aşkınlığın bütün gücünü kullanmaya yetecek kadar Tutarlılık yoktu.


「 Böylece Gong Pildu'yu da aldım. Lee Seolhwa şu sıralar batı ovalarında sıralamasını adım adım yükseltiyor olmalı… 」


Yoo Joonghyuk planı zihninde gözden geçirdi. İşler, önceki senaryolarının hiçbirinde olmadığı kadar sorunsuz ilerliyordu.


Kuzeye bakarken düşündü:


「 Geriye bir tek o kaldı. <Yıldız Yayıncılığı>'nda Kader öyle kolay geçiştirilecek bir şey değildir. Ne yapacaksın, Kim Dokja? 」




"Merak etme. Her zaman bir çıkış yolu vardır."


"…Tek dert o kadın değil. Dışarıda bizi bekleyen sağlam piçlerin de haddi hesabı yok. Üstüne bir de bizi bir Düzenin içine tıktılar. Bunun altından nasıl kalkacağız?"


"Buradan yarıp çıkmanın bir yolu yok değil."


Han Sooyoung'la birlikte, Jeon Woochi'nin cisimleşeni Cho Yeongran'ın peşi sıra Qimen Düzeni'nin içinde ilerliyorduk. Adım atmak yerine yerin bir karış üstünde hafifçe süzülmeyi yeğlemesine bakılırsa, Jeon Woochi'nin cisimleşeni olduğuna şüphe yoktu. Jeon Woochi de tıpkı Hong Gildong gibi, Kore Yarımadası'nın Tarihi takımyıldızları arasında gücüyle en tepede yer alanlardandı…


[Hong Gildong, Kore edebiyatının simge eserlerinden Hong Gildong'un Biyografisi'nin başkahramanıdır. Esere adını veren bu başkahraman, üstün zekâ ve doğaüstü yeteneklerle donatılmıştı; zengin ve yozlaşmış aristokratlardan çalardı. Kısacası Kore'nin Robin Hood'udur. Adı, İngilizcedeki "John Doe" ya da Türkçedeki "Ali Veli" gibi, kimliği bilinmeyen ya da temsili kişileri adlandırmak için de kullanılır.]


Han Sooyoung kadını süzüp sordu: "Gezginlerin Kralı'nı Reenkarnatör öldürmemiş miydi?"


"O öyle kolay kolay ölmez."


"…Şimdi aklıma geldi, onu tanıdığını söylemiştin. Dürüst ol; senin neyin oluyor bu kadın?"


Sorgu yapar gibi konuşmasına kısa bir iç çekişle karşılık verdim.


"Hayatımın en çetrefilli kördüğümü."


"Karışık işlermiş. Eski sevgilin mi?"


"Annem."


"Ne—? Harbiden mi? Şey… Kusura bakma, cidden," diye kekeledi; hiç görmediğim kadar bocalamıştı.


Cho Yeongran konuşmamıza kulak misafiri olmuş olmalıydı; kaskatı bir yüzle dönüp arkasına baktı.


"Tam olarak benim bastığım yerlere basın. Başka bir yere adım atarsanız anında yolunuzu kaybedersiniz."


Düzenin böyle işleyeceğini tahmin etmiştim. Bütün Qimen Düzenleri aynıydı. Yaşam Kapısı'ndan geçmeyen yolunu yitirirdi.


Biraz hoşnutsuz bir sesle sordum: "Şunu kapatıversen olmaz mı?"


"Korkarım olmaz. Ne yapacağınızı kestiremiyorum."


"Beni öldüren sen değil miydin? Şimdi de korkmuş gibi yapan sensin. Komik değil mi?"


"Dirilebileceğinizi biliyordum."


"Bu sana beni kafana göre öldürme hakkı mı veriyor?"


"Bunun için özür dilerim. Ayrıca niyetim sizi öldürmek değildi. Saldırı o kadını hedef alıyordu, ama o sizi kalkan olarak kullandı."


「 …Ne? 」


Bir hışımla döndüğümde Han Sooyoung'un ıslık çalıp hiçbir şeyden haberi yokmuş gibi yaptığını gördüm. Yüzündeki o mahcup sırıtışı silmek için kafasına bir tane patlatmayı düşündüm, ama vazgeçtim. Bunun hesabını nasılsa sonra da sorabilirdim.


「 [Sekiz Hayat]'ım olmasaydı… 」


「 Bir saniye, yoksa artık altı mı oldu? 」


Cho Yeongran'a dönüp sordum: "Anneme neden yardım ediyorsun?" Ani sorum karşısında duraksadı. "Açıkçası senin çapında bir cisimleşenin neden başkasının peşine takıldığını anlamıyorum. Joseon'un En Büyük Büyücüsü'nden sağlam stigmalar kapmışsın; istesen Kral olmayı kendin bile hedefleyebilirsin."


"…Sponsorumu nereden biliyorsunuz?"


"Qimen Düzenleri'ne hâkim, Koreli bir sponsor. Kim olduğu ortada."


Jeon Woochi, Hikaye sınıfı bir takımyıldızı değildi, fakat güçlerini kullanmanın Tutarlılık maliyeti düşük olduğundan ilk senaryolarda muazzam bir avantaj sağlıyordu. Üstelik şöhreti ve Hikaye birikimi, aynı sınıftaki diğer takımyıldızlarınınkinden kat kat fazlaydı; dolayısıyla senaryolarda kartlarını doğru oynarsa Hikaye sınıfına bile yükselebilirdi. Yoo Joonghyuk da benzer nedenlerle, senaryoların ilk kısmını tamamlamak için Jeon Woochi'yi sık sık yoldaş olarak yanına almıştı.


Cho Yeongran cevap verdi: "Kral unvanını taşımaya layık biri değilim."


"Annem sana şantaj falan mı yapıyor?"


Bir şey söyleyecek gibi oldu, sonra ağzını yeniden kapattı.


"Bana açık konuşabilirsin," dedim. "Daha fazlasını bilirsem belki yardımcı olabilirim."


"…"


"O seni kandırıyor."


Cisimleşenini kendi tarafıma çekebilirsem Jeon Woochi'nin bana büyük faydası dokunurdu. Ama elbette pek bir şey beklemiyordum.


"Kızımı kurtardı."


Tam da düşündüğüm gibi.


"Can borcunu ödüyorsun, öyle mi… Sanırım birinin sadakatini kazanmak için bu kadarı yeter de artar bile."


Cho Yeongran'ın kaşları seğirdi.


"Sesinizde bir alay mı seziyorum?"


"Bence bu kararı tamamen çıkar hesabı güderek aldı."


"…Çıkar hesabı mı?"


"Onu tuhaf bulmuyor musun? Annemi diyorum."


"Ne açıdan tuhaf?"


"Mesela bu dünyaya bu kadar kolay uyum sağlaması ya da henüz bilmemesi gereken onca şeyi biliyor olması."


Han Sooyoung, sırada ne söyleyeceğimi çoktan tahmin etmiş gibi, duyduklarına inanamayan bir ifadeyle bana baktı.


İlk davranan Cho Yeongran oldu: "…Ne demek istiyorsunuz?"


"Şöyle söyleyeyim: Annem seninle hangi takımyıldızının sözleşme yapacağını biliyordu."


"…"


"Kızını en başından seni kullanma niyetiyle kurtardı. O işte böyle bir kadındır."


Cho Yeongran… Hafızam bulanıktı, ama bir zamanlar bu isimde bir kurgusal karakterin Jeon Woochi'nin cisimleşeni olduğunu hatırlar gibiydim. Kızını kaybetmiş, Jeon Woochi'nin cisimleşeni olmuş ve dünyadan intikam almaya ahdetmişti. Anneme bu hikayeyi ne zaman anlattığımı bilmiyordum, fakat benden duyup ayrıntılarını yeterince aklında tuttuysa, bu kadını kullanmayı en baştan planladığını söylemek abartı olmazdı.


Bu yüzden Cho Yeongran'ın cevabı beni hazırlıksız yakaladı.


"Onun hakkında yanlış düşünüyorsunuz."


"Yanılıyor muyum?"


Gözlerini kırpmadan bana dikti. En nefret ettiğim türden bir bakıştı bu—acıma.


"Sookyung-ssi, sizin bildiğiniz o kötü insan değil."


Belki de içimde kabaran o tarifsiz tiksintidendi; ters bir sesle karşılık verdim: "Onu benden iyi kimse tanımaz."


"Anne babanın yüreğini çoğu zaman en az bilen, evlatlarıdır. Neyse, geldik."


Önüme baktığımda bir dairenin sade giriş kapısını gördüm.


Cho Yeongran, Han Sooyoung'a seslendi: "Siz giremezsiniz. Benimle burada bekleyeceksiniz."


Han Sooyoung bana döndü: "Cık, anlaşılan annen eve arkadaş getirmenden hoşlanmıyor. İyi eğlenceler."


Başımla onaylayıp kapıya yürüdüm. O kapının ardında, büyük ihtimalle şu anki senaryonun en güçlü düşmanı bekliyordu.


Cho Yeongran ekledi: "Şuradaki zile basmanız kâfi."


Ding-dong.


Nedense o eski usul kapı zili içimde bir hasret kıpırdattı. Bu sesi çok, çok uzun zaman önce duymuşum gibi geldi.


İçeriden annemin sesi geldi.


"Gir."


Kapıyı açıp tanıdık bir dairenin antresine adım attım. Kenara birkaç çift ayakkabı düzgünce dizilmişti. Aralarında bir çocuğa ait olabilecek kadar küçük bir çift de göze çarpıyordu.


Evin içine göz gezdirdikçe o tanıdıklık hissi büsbütün boğucu bir hâl aldı. Ne fazla gösterişli ne de fazla sadeydi; zevki yerinde biri oraya buraya sade süsler yerleştirmişti. İçeri doğru ilerleyince oturma odasının da aynı derecede tanıdık olduğunu gördüm. Çoktan unuttuğum duvar saati ve televizyonun yanı sıra, daha oturmadan bile nasıl hissettireceğini bildiğim kanepe de oradaydı. Masanın yeri bile tanıdıktı.


["Dördüncü Duvar" sarsılıyor.]


「 Harbiden… Bu düpedüz delilik. 」


Hatırladığım annemden zerre farkı yoktu. Dünyada hiçbir şey ters gitmemişçesine, şık kıyafetleri içinde kanepede oturuyordu.


"Epey oyalandın. Seni bekliyordum," dedi. "Bunca zaman sonra eve dönmek nasıl bir duygu?"


"Ölü kalmayı yeğlerdim."


"Sağlıklı görünmene sevindim."


"Birileri sayesinde hayata dönme fırsatını daha yeni yakalayabildim."


Görüşmemizde üstünlüğü ele geçirmek için burayı seçmiş olmalıydı. Birazdan yapacağımız konuşma, sonraki iki senaryonun akıbetini tayin edecek belirleyici etken olacaktı.


"Nirvana'nın seni öldürdüğünü duydum. Nasıl hayattasın?"


"Annene 'sen' diye hitap etmek ancak manhwa'larda olur. Yirmi sekiz yaşındasın; hâlâ ergenlik çağında mısın?"


[Manhwa, Kore çizgi romanlarına verilen addır. Kim Dokja annesine hitap ederken 당신 kelimesini kullandı. Bu sözcük Korecede mesafeli, hatta kavgacı bir "sen/siz" hitabıdır ve ebeveynler için hiçbir zaman kullanılmaz.]


Son derece sakindi. Hatta gözlerinin içi keyifle gülüyordu. Sesimi bilerek alçaltıp konuşmayı yeniden rayına oturttum.


"Soruma cevap ver."


"Öyle birini kandırmak çocuk oyuncağıydı. Geleceğe dair benim de epey şey bildiğimi unuttun mu?"


Bunu bekliyordum, ama bu kadarını değil. Annem olduğu için hakkını teslim etsem de, neler yapabileceğini hâlâ tam kestiremiyordum. Belki de şu an benim için en büyük tehdit Yoo Joonghyuk ya da takımyıldızları değil, oydu.


"Hayattaydın ama cenazeme bile gelmedin."


"Annesinden uzun yaşamayı bile beceremeyen bir oğlun cenazesine gitmeye niye zahmet edeyim?"


"Yetmezmiş gibi bir de adamlarına beni yeniden öldürttün."


"Hayırsız bir evlat olduğun için seni öldürdüm. Bu sefer de birilerinin sana cenaze düzenlemesi mi lazım? Bir sürü iyi yoldaşın olduğunu gördüm. Geri döneceğinden habersiz, hepsi hüngür hüngür ağlıyordu…"


Bu konuşma tarzı, karşımdakinin annemden başkası olmadığına beni ikna etti. Derin bir nefes aldım. Onunla konuşurken gardımı bir an bile indiremezdim. Sadede gelme vaktiydi.


"Beni neden öldürdün?"


Annem hafifçe gülüp cevap verdi: "'Cisimleşen Kim Dokja, en çok sevdiği kişi tarafından öldürülecek.'"


"…Bunu nereden biliyorsun?"


"Yoo Sangah-ssi anlattı. Ayrıca seni kurtarmam için bana yalvardı."


Demek Yoo Sangah annemin kapısını da çalmıştı.


"Bu sefer başka bir agassi'yle geldiğini gördüm. Zevkin bu kadar çabuk mu değişti? Açıkçası annenin gönlü Yoo Sangah-ssi'den yana."


[Agassi, Korecede genç bir hanıma yönelik hitaptır.]


"Kendi işine bak. Gittikçe daha da saçmalıyorsun. Senden beni kurtarmanı istediler, sen de en iyisinin beni öldürmek olduğuna mı karar verdin?"


"Kader benim sayemde tecelli etmedi mi?"


"Ne?"


Zihnim allak bullak oldu.


「 Hayır, yoksa demek istediği şey… 」


Annem devam etti: "Kader'de açık açık yazıyordu. 'En çok sevdiğin kişi.' Ben de bu yüzden seni öldürdüm."


Herkesten çok nefret ettiğim kişinin bunu söylemesi gülünçtü. Ne var ki o sözleri duyar duymaz içim, adını koyamadığım duygularla derinden çalkalandı. Annemden nefret ettiğim apaçıktı. Hayatımın içine eden insanlardan biriydi. Ama her şeye rağmen bu karmakarışık duygular hâlâ…


"Yani beni öldürdüğün takdirde en çok sevdiğim kişi hâline geleceğini mi sandın? Sırf Kaderimde öyle yazıyor diye mi?"


"Bayıldığın o romanlarda sık rastlanan bir klişe değil mi bu?"


"O zaman fena hâlde çuvalladın."


Kaderim ancak sevdiğim biri aracılığıyla gerçekleşebilirdi. Varsayımı doğru olsaydı, Kader son ölümümle çoktan yerine gelmiş olurdu.


"Hâlâ Kader mesajlarını alıyorum."


Blöf falan yapmıyordum. O mide bulandırıcı bildirim, az önce yine kulaklarımda yankılanmaya başlamıştı.


[Büyük bir Kader kesin ölümünü diliyor.]


Bu sefer yeni bir niteleyici eklenmişti. Artık düpedüz "kesin ölüm"den söz ediliyordu. Kral Oedipus haklıydı; [Sekiz Hayat] niteliğiyle bu Hikayeden kaçamazdım.


"Demek ki en azından sen sevdiğim biri değilsin."



Önceki Sonraki

Hata ve önerilerinizi Discord Sunucumuza katılarak paylaşabilir ve yeni bölümler yayınlandığında anında haberdar olabilirsiniz!

Topluluğa katıl, teorilerini paylaş ve yeniliklerden haberdar ol!

Discord'a Katıl!