Bölüm 170: 33. Sahne — Yeniden Okuma I
Hayatımda ilk kez bir roman okuduğum anı hatırlıyorum.
Parmak uçlarımın altındaki kâğıdın yumuşak dokusunu. Uçsuz bucaksız bir beyazlığın üzerinde çiçek gibi açan siyah harfleri. Ellerimle çevirdiğim her bir sayfanın bıraktığı o hissi.
「Mesele harfleri okumak değil. Önemli olan, satırların arasındaki boşlukta yatan şey.」
Kitapları seven annem bazen böyle derdi. Ama benim için bu bir mecaz değildi; en azından küçükken.
İki satır arasındaki o boşlukta bana ait küçücük, ıssız bir kar diyarı vardı. Başka birinin uzanmasına bile yetmeyecek kadar dardı; ama saklanmaya bayılan çocuk hâlim için biçilmiş kaftandı.
Hışır hışır.
Sayfaların o tatlı hışırtısını her duyduğumda harfler kar gibi yağıp birikirdi. Sözcüklerden örülmüş sağlam bir iglonun içinde maceralara atılan, âşık olan, düşler kuran bir başkahramana dönüşürdüm.
Okur, okur, yeniden okurdum.
Hiç bitmeyecekmiş gibi görünen o hikaye nihayet son bulduğunda kitabı ilk kez kapattığım anı hâlâ hatırlıyorum. Sanki o dünya elimden çekip alınıyordu; başkahramanla yan karakterler "Ve hep birlikte mutlu mesut yaşadılar," cümlesinin içine yürüyüp gitmiş, beni hikayenin son noktasının ardında yapayalnız bırakmıştı. O yalnızlığa dayanamayan çocuk hâlim, içini kaplayan ıssızlık ve ihanet duygusuyla çırpınıp durmuştu.
「Bu… son mu?」
Belki de ölümü öğrenmek gibi bir şeydi. Her şeyin bir sonu olabileceğini o gün idrak etmiştim.
Annem şöyle demişti:
「İşte buna son diyoruz.」
「Peki bundan sonra ne oluyor?」
「'Bundan sonra' diye bir şey yok.」
Hayatın acımasız bir hakikatini dile getiriyormuşçasına soğuktu sesi.
「Ama sırf sonunu gördün diye hikayenin tamamını görmüş sayılmazsın.」
Soğuk, bir o kadar da bilge.
「Ha?」
「Yeniden oku.」
Bitirdiğim bir hikayeyi yeniden okumak. Çocuk aklımla bunun ne anlam taşıyabileceğini bilemezdim.
「Zaten bildiğim bir hikayeyi neden okuyayım?」
「Sana söz veriyorum, yeniden okursan bambaşka bir hikayeye dönüşecek.」
「…İstemiyorum.」
O kayıp hissini bir kez daha tatmaktan korkarak inatla direnmiştim.
Sonra annem şöyle demişti:
「Birlikte okuyalım mı?」
"Yeniden okumayı" böyle öğrenmiştim.
İlk okuyuşumda olayları yalnızca başkahramanın gözünden görmüştüm. İkincisinde yan karakterlerin, üçüncüsünde ise kötü karakterin gözünden.
Her okuyuşumda hikaye değişiyordu.
Sona ermişti ama bitmemişti. Okuru ondan vazgeçmediği sürece hikaye asla bitmezdi.
Zaman zaman hâlâ düşünürdüm.
Annem o zaman başka bir şey söyleseydi ne olurdu? Romanların hepsinin uydurma olduğunu, roman okumanın hayatta insana yalnızca ayak bağı olacağını söyleseydi?
O zaman bir sürü arkadaşım olur muydu? Bana biçilen gerçeklikten kaçmak yerine derslerime sıkı çalışıp zorbalıktan kurtulabilir miydim?
Çuçuçuçuçu!
Havada çakan kıvılcımlar, zihnimde akıp giden anı selini bıçak gibi kesti.
「Pek bir acelen varmış gibi görünmüyor, Kim Dokja.」
Başımı çevirdiğimde karanlıkta birinin durduğunu gördüm. Başkasının rüyasına sızabilecek biri olmalıydı; dolayısıyla tanrısal bir Mertebeye sahip biri ziyarete gelmediyse, bunu yapabilecek yegâne kişi bir Kâhindi. Ne var ki karşımdaki varlık Anna Croft değildi.
「Sana biçtiğimiz Kader seni hiç mi tedirgin etmiyor?」
Bu yüzü tanıyordum. Bol giysileriyle bir seyyahı andırıyordu, fakat başında eski bir taç vardı. [Kâhin] niteliği yalnızca insanlara mahsus değildi.
「 Kendi Gözlerini Oyan. 」
Ziyafet'te karşılaştığım <Olympus> temsilcisi Kral Oedipus'tu bu.
Bana şöyle dedi:
「Kaderin yaklaşmakta.」
「 Kader mi? Çoktan gerçekleşmedi mi sanki? Tıpkı planladığınız gibi öldüm işte, değil mi? 」
「Bu, o pespaye Hikayelerinle kaçıp kurtulabileceğin bir şey değil. Pek yakında hangi safta yer alacağına karar vermen gerekecek. Doğru seçimi yapacağına inanıyorum.」
「 Ben kimsenin safında değilim. 」
Güldü.
「Bize katılacağın muhakkak. Tanık olduğum cisimleşenler arasında hikayeleri Olympus'a seninki kadar yakışan kimse yoktu.」
「 Ne boktan laflar bunlar— 」
Çuçuçuçu!
Daha lafımı tamamlayamadan anılarım yeniden zihnime üşüştü.
「Dokja-ya.」
「 Siktir. Yine bu anı. 」
Her yanı kana bulanmış bir oturma odası. İçeride, bir adamın cesedi önünde elinde bıçakla dikilen annem.
Ben tir tir titrerken annem bana gülümseyip şöyle dedi:
「Şimdi her şeyi yeniden okuyacaksın.」
「O yüzden bunu aklından sakın çıkarma, tamam mı?」
Kâbusum bütün duyularımı ele geçiriyordu. Kimsenin duyamayacağı bir çığlık attım.
Kral Oedipus alaycı bir tonla ekledi:
「[Yıldırım Karnavalı]'nı miras al. Aksi takdirde bir sonraki senaryoda seni ebedî ölüm bekleyecek.」
["Sekiz Hayat" özel niteliğinin avantajı etkinleşti.]
[Bedeniniz diriliyor.]
Amniyon sıvısını öksürüp çıkarıyormuşçasına, kesik kesik soluklar boğazımı yırtarak dışarı fırladı.
[Yılanın ikinci başı kurban edildi.]
[Bu başın gücü "zekâ".]
Soğumuş tenime sıcaklık dönerken kaskatı kesilmiş kaslarım yeniden güç kazandı. Bu, yaşadığım dördüncü ölümdü. Bir kez ateş ejderhasına karşı, bir kez Sellerin Felaketi'ne karşı, bir kez de Nirvana'yla uğraşırken ölmüştüm. Bu noktada, asıl güneş balığının ben mi yoksa Yoo Joonghyuk mu olduğunu yeniden düşünmem gerekiyordu.
["Güneş balığı" (Mola mola), en ufak bir uyaranda bile kolayca öldüğüne inanılan bir balıktır. Kore internet argosunda kolayca ölen ya da küçücük bir sorun karşısında pes eden kişiler için kullanılır. Kim Dokja, TWSA'da sık sık ölüp regresyona geçen Yoo Joonghyuk'un bu dönemlerine "güneş balığı rotası" der.]
"…Uf, şimdi neredeyim ben?"
Etrafıma baktım, fakat soruma cevap bulamadım. Görebildiğim tek şey, ufka dek uzanan beyaz bulutlardan örülmüş bir zeminle tepemdeki açık gökyüzüydü.
「 …Karanlık Kale'nin içinde hep böyle bir yer mi vardı? 」
[Avantajının etkisi, beyninin işlem hızını artırdı.]
Diriliş bonusu sayesinde etrafımda olup biteni çok daha net ve hızlı kavramaya başladım. Şimdilik her şeyi en baştan gözden geçirmeye karar verdim.
Öncelikle, en büyük soru şuydu:
Nasıl ölmüştüm?
Bedenimi Han Sooyoung'a emanet edip Üçüncü Şahıs Bakış Açısı'yla Cennet'i izlemiştim. Sonra birden bilincim sönüp gitmiş, ardından ölüm mesajı belirmişti.
Buradan çıkarılabilecek tek bir sonuç vardı.
Ben uyurken biri beni öldürmüştü. Ama kim…? Han Sooyoung mu?
[Beşinci Hikayene yeni bir başarım eklendi.]
[İnsanlar seni Utancı Tatmış Mesih olarak tanıyacak.]
Tam da mahcup edici bir anda öldüğüm için, Hikayeme tuhaf bir başarım eklenmişti.
「 …Resmen utancımdan mı öldüm yani? 」
Kader, "Cisimleşen Kim Dokja, en çok sevdiği kişi tarafından öldürülecek," demişti; o hâlde beni öldüren kişi sevdiğim biri olmalıydı.
"Hey, Kim Dokja! Sağ mısın?"
Tam o anda Han Sooyoung'un yaylana yaylana bana doğru geldiğini fark ettim.
"Ne halt oldu böyle?"
Pamuk gibi zemini süzerken homurdandı: "Pusuya düştük."
Nereye baksam yalnızca havada süzülen bulutlar görüyordum. Ortam, buna "pusu" demeye dil varmayacak kadar huzurluydu.
"Sen uykuya dalar dalmaz hepsi birden yerden bitiverdi. Durdurmak için kıçımı yırttım ama hiçbir işe yaramadı. Nasıl olduysa ölümcül bir yara aldın, ben de salya sümük ağlaya ağlaya seni sırtlayıp oradan kaçırmak zorunda kaldım. Sonra bir baktık, buradayız. Çaktın mı mevzuyu? O yüzden sana çabuk dön demiştim ya işte."
Açıklaması, ayaklarımızın altında süzülen bulutlar misali yağ gibi akıp gidiyordu; yine de buna inanacak değildim.
["Yalan Tespiti Sv.2" özel becerisi etkinleşti.]
[Sözlerin doğru olduğunu teyit ettin.]
Han Sooyoung dilini şaklatıp kaşlarını çattı.
"Bir kerecik de insanların lafına güvenmeyi denesen ölür müsün?"
"…Saldıranların yüzlerini gördün mü?"
"Yok be, hepsi maskeliydi. Birkaçına [Nitelik Araması]'yla baktım ama hiçbirini gözüm ısırmadı."
Gizli parçalar için saptığı üç günlük yol Han Sooyoung'u epey güçlendirmişti. Sıralamada en kötü ihtimalle ilk yirmide olmalıydı; buna rağmen saldırganlar onu aşıp beni öldürecek, üstüne bir de bizi buraya hapsedecek kadar becerikliydi. Bu dönemde bunların hepsini becerebilecek faal bir grup aklıma gelmiyordu.
"Başka bir şey öğrenemedin mi?"
"Bugün bir başka kasılıyorsun, ha? Bazılarımız üç gündür gebere gebere çalışıyor…"
"Üç gün mü?"
"Sen nalları dikeli tam üç gün oldu. Haberin yok muydu?"
[Sekiz Hayat]'ın diriliş için bir bekleme süresi olduğu aklımdan tamamen çıkmıştı.
「 Üç koca gün… Kahretsin. Ekip ne âlemde acaba? Çoktan sonraki senaryoya geçmiş olamazlar, değil mi? Geçtilerse bütün planlarım darmadağın olur. 」
Han Sooyoung iç çekip devam etti: "Ne kadar uzağa gidersen git, bulut bulut bulut. Ben çoktan pes ettim."
"…O yüzden mi bütün o kopyalarla bunu yapıyorsun?"
Kopyaları, bulut ovasının dört bir yanında antrenman yapıyordu. Bir Han Sooyoung [Gizli Silah Ustalığı]'nı çalışıyor, bir Han Sooyoung [Ayak Teknikleri]'ni geliştiriyor, bir Han Sooyoung [Kavga] antrenmanı yapıyordu… Her bir Han Sooyoung, kendine düşen tek bir becerinin ustalığını artırmaya adanmıştı.
"Ben böyle çalışıyorum. Öylece oturup seni beklesem vakit kaybı olurdu… Böyle yapıp kopyaları yeniden içime çekince ustalığım bir anda tavan yapıyor."
Böylece onun bu baş döndürücü gelişiminin ardındaki sırrı çözmüş oldum.
"Sen kimsin be, Nar■to mu?"
"'N■ruto' demek istedin herhâlde? Of, sıçayım böyle işe. Bu bile mi filtreye takılıyor? Neyse, fikri zaten oradan araklamıştım."
Tam da bir intihalciden beklenecek hareket.
İçimi aniden bir merak sardı. TWSA, [Avatar] becerisinin ayrıntılarına pek girmezdi; hazır fırsat ayağıma gelmişken biraz daha bilgi koparmak fena olmazdı.
"Bunun herhangi bir kısıtlaması var mı? Yoksa yeterli Büyü Gücün olduğu sürece sınırsız sayıda kopya basabiliyor musun?"
"O zaman oyunun dengesi bozulurdu. Tabii ki kısıtlamaları var. Beceriyi her kullanışımda anılarımın bir kısmını avatarlara vermek zorundayım."
"…Anılarını mı veriyorsun? Peki ya avatar ölürse?"
"O zaman o anılar kayboluyor."
Bunu bu kadar istifini bozmadan söylemesi karşısında afalladım. Ufak bir hata yapsa bu beceri onu Alzheimer hastasına çevirmez miydi?
Han Sooyoung aklımdan geçenleri okumuş gibi kıs kıs gülüp konuştu: "Tasalanma be. Çoğunlukla gereksiz anılardan yapıyorum onları. Hem kopyaları yeniden içime çekince anılarım tıkır tıkır geri dönüyor. Gerçi bazen… kontrolden çıktıkları da olmuyor değil. Asıl dert de o."
"Kontrolden mi çıkıyorlar?"
"[Avatar]'ı ilk kullandığım zamanlar yarattığım bir kopya var… Belki de haddinden fazla anı yüklediğim içindir; kontrolümden çıkıp kaçtı, bir daha da geri çekemedim."
"…Bu mümkün mü? Peki ya ondaki anılar?"
Omuz silkti.
"Ne bileyim ben. Ama aklımı kaçırmadığıma göre pek de mühim şeyler değillermiş demek ki."
"Aklının yerinde olduğunu bir tek sen sanıyorsun."
"Kapa çeneni."
İçimden bir ses o kopyanın önemli anıları almış olabileceğini söylüyordu. Yoksa boşuna mı endişeleniyordum? Seul sokaklarında hâlâ cirit atan ikinci bir Han Sooyoung'u hayal etmek bile tüylerimi diken diken etmeye yetiyordu.
Kopyalar birer birer dumana dönüşüp Han Sooyoung'un içine çekildi. Biriktirdikleri ustalığı böyle geri alıyordu.
Birden bağırdı: "Ah! Sana bir şey söyleyecektim, şimdi hatırladım. Sen yerde kaskatı bir ceset gibi yatarken bazı takımyıldızları seni görmeye geldi."
Güya kopyalarına önemli anılar vermiyordu.
"Farklı bulutsuların üyeleriydi ama niteleyicilerini aklımda tutamadım. Birkaçı <Vedas>'tandı, bir de… <Tamna> mıydı neydi?"
Bunlar tehlikeli isimlerdi.
Ne hissettiğimden habersiz, kelimeleri tembel tembel uzatarak konuştu: "Bir sürü muğlak, boktan laf ettiler. 'Doğru seçimi yap' falan filan."
"Şu hafızanı bir toparlayamaz mısın?"
"Kusura bakma artık. Bütün avatarları geri çekince kafam daha iyi basar belki… Ha! Bir de sanki doğrudan Goryeo Hanedanı'ndan fırlamış bir savaşçıya benzeyen acayip bir herif vardı."
"Goryeo savaşçısı mı?"
"Tek kelime etmeden gitti. Cesedine biraz öylece bakıp bastı gitti."
Cheok Jungyeong olmalıydı.
[Cheok Jungyeong, Kore tarihinde yaşamış gerçek bir kişidir, ancak mevcut ORV evreninde de bu cildin ilerleyen kısımlarında ele alınacak kendine özgü bir hikayesi vardır. Dolayısıyla bu dipnot yalnızca tarihî kişinin yaşamına değinecek. Cheok Jungyeong, Goryeo döneminde yaşamış Koreli bir asker ve siyasetçiydi. Siyasetçi olduğu dönemde defalarca manipüle edilip ihanete uğradı; sonunda görevden alınıp sürgüne gönderildi. 1144'te öldü. Korece daha ayrıntılı bir wiki maddesi de bulunmaktadır.]
<Olympus>, <Vedas>, <Tamna> ve hatta Goryeo'nun En Büyük Kılıcı. O bile harekete geçtiyse, mutlaka büyük bir şeyler kopacaktı.
Birden, anlattıklarında bir tuhaflık fark ettim.
"Bir saniye, takımyıldızları buraya bizzat mı geldi? Cisimleşenleri üzerinden değil yani?"
"Hı hı, sembolik bedenleriyle geldiler. Niye?"
"…Bunda bir terslik görmüyor musun?"
"Ha?"
"Sembolik beden olsun olmasın, o kadar Tutarlılığı gözden çıkarmak anlamına geliyorsa takımyıldızları bir senaryo alanına asla adım atmaz."
Takımyıldızları her şeyden çok Tutarlılıktan ödleri koptuğu için sembolik suretleriyle bile aşağıya inmezdi.
Yavaşça etrafıma baktım.
"…Galiba nerede olduğumuzu anladım."
Burası, birini içeride hapsetmek için kurulmuş bir bariyerin içiydi. Fakat sıradan bir tuzak değildi; takımyıldızlarının dahi canları her istediğinde sembolik suretleriyle uğrayabileceği gerçeküstü bir alan yaratıyordu.
Han Sooyoung'un da nihayet jetonu düştü.
"…[Qimen Düzeni]."
[Bu ad neredeyse kesin olarak Qimen Dunjia'dan alınmıştır. Qimen Dunjia, eski bir Çin kehanet ve kozmolojik hesaplama sistemi olup kehanet sanatlarının Üç Yöntemi'nden biridir.]
[Qimen Düzeni], Beş Evre, Dört Sembol ve Üç Güç'ün ilkelerine hâkim takımyıldızlarının gözde tekniğiydi. Ne var ki bunu bu ölçekte kullanabilen varlıklar parmakla sayılacak kadar azdı. Çin'in Sinmiş Ejderhası bunu rahatça kullanabilirdi, ama burası Kore Yarımadası'ydı. Yani…
Boşluğa seslendim: "Kendini göstermeye ne dersin?"
…bu Düzenin arkasında parmağı olabilecek pek az takımyıldızı vardı. Üstelik onlardan biriyle daha önce yüz yüze gelmiştim.
[Beş Evre ya da wuxing, Çin'in pek çok geleneksel çalışma alanında çok çeşitli olguları açıklamak ve doğa ile felsefe çalışmalarındaki ilişkileri tanımlamak için kullanılan beşli bir kavramsal şemadır. Wuxing; su, toprak, ağaç, metal ve ateşten oluşur.]
[Dört Sembol; tutulum (ekliptik) çemberi boyunca uzanan geleneksel Çin takımyıldızlarında yer alan ve dört ana yönün muhafızları kabul edilen mitolojik yaratıklardır. Bu yaratıkların her biri, wuxing de dâhil olmak üzere çeşitli unsurları simgeler.]
[Üç Güç'ün gök, yer ve insan olduğunu düşünüyoruz. Bunlar, adını Çin klasiklerinin en eskilerinden biri olan kadim Çin kehanet metni I Ching'den alan I Ching kehanetiyle ilişkilidir. Kehanet sırasında oluşturulan altı çizgili şekiller, yani heksagramlar, sıklıkla kozmolojik anlamlar kazanmış; yin ve yang ile wuxing gibi değişim süreçlerine verilen diğer pek çok geleneksel adla ilişkilendirilmiştir. Bu üç gücün On Kanat bölümünde anıldığını düşünüyoruz.]
[Sinmiş Ejderha, mahlas adı Kongming olan Zhuge Liang'dır. Lakabı Sinmiş Ejderha'dır; Wikipedia'da farklı bir çeviri olan Uyuyan Ejderha kullanılır.]
"…Demek ki bir takımyıldızını kandırmak hakikaten imkânsızmış."
Bir ses bana karşılık verdi; bulutlar bir araya toplanarak bir insan suretine büründü. Otuzlu yaşlarının ortalarında ya da sonlarında, gök mavisi bir mahkûm üniforması giymiş bir kadındı bu.
"Daha önce karşılaşmıştık, değil mi?"
"Pek de hoş bir kavuşma sayılmaz."
[Takımyıldızı Joseon'un En Büyük Büyücüsü sana belli belirsiz gülümsüyor.]
Joseon'un En Büyük Büyücüsü Jeon Woochi'nin cisimleşeni ve Gezginlerin Kralı'nın sağ kolu.
"Kralım sizi bekliyor."
Beni kimin öldürdüğünü tahmin edebiliyordum. En kötü senaryoydu. Her hâlükârda artık başka seçeneğim yoktu.
Başımla onaylayıp dedim: "Yolu göster."
RoS: Okuru ondan vazgeçmediği sürece hikaye asla bitmezdi. Çok güçlü ve bu romanı okudukça daha iyi anlaycağımız bir cümle. Romanı çevirirken, tekrar tekrar okuyorum, her seferinde başka bir kısmı insanın dikkatini çekiyor. Fakat, bu cümle sadece bunu anlatmıyor. Romanı bitirdiğimizde bunu çok daha iyi anlayacağız, sadece romanları okumadığımızı.
🎨 Bu bölümün manhwa uyarlaması:
📖 Manhwa Bölüm 193