Bölüm 159: 31. Sahne — Senaryoların Mezarı III
"Artık senaryolara devam etmenize gerek yok." Bu sözler, kale surlarının etrafındaki herkesi diken üstünde bıraktı.
"Bu ne demek lan?"
Bazı insanlar ona dikkatle kulak verdi, fakat çoğu dinlemedi.
「 Belli ki dolandırıcı. 」
「 ...Önce mantıklı bir şey söyle de dinleyelim. Senaryoları devam etmemize gerek yok da ne demek? 」
「 İyi ganimetleri kendine saklamak için kurduğu bir oyun olmalı. 」
Kim ne derse desin, dokuzuncu senaryoya kadar hayatta kalmış cisimleşenlerdi. Geumho İstasyonu'nun Cheon Inho'su ile Chungmuro'nun Gong Pildu'sunu bir kenara koysak bile Seul'de sayısız dolandırıcı vardı. Buradaki cisimleşenler ya o dolandırıcılardandı ya da onları toprağa gömüp buraya ulaşanlardandı. Bu yüzden hiçbiri tatlı sözlere kolay kolay kanmazdı.
Surun tepesindeki adam, düşüncelerini okumuş gibi konuştu.
[Muhtemelen bana inanmıyorsunuz. Anlaşılır bir şey. Dokuz senaryo uzun sayılmayabilir ama kısa da denemez. Neler yaşadığınızı ve buraya ulaşmak için nasıl hayatlar sürdüğünüzü hayal edebiliyorum.]
Dolandırıcı olmanın ilk adımı, karşındaki kişiyi anlıyormuş gibi yapmaktı, fakat bu insanlar böyle numaralardan çoktan bıkmıştı.
"Buna yine kanacağımızı mı sanıyorsun?"
Daha fazla dayanamayan bazıları bağırdı. "Asıl derdin ne? Ne söylemek istiyorsun?"
Bunun üzerine adam hafifçe gülümsedi. Gülümsemesi öylesine güzeldi ki onun bir sahtekâr olduğunu düşünmek imkânsızdı.
[Tam söylediğim gibi; artık savaşmanıza gerek yok. Dokkaebi'nin açıklamasını duymuş olmalısınız. <Karanlık Kale> senaryosunun süre sınırı yok ve başarısız olunması da mümkün değil. Yeterince zeki olan herkes bunun ne anlama geldiğini çoktan çözmüştür.]
Yanımda duran Kim Yeongpal boğuk bir inilti çıkardı.
[Bu "senaryo alanı"nda yaşamaya devam edebilirsiniz. Yiyebilir, uyuyup dinlenebilir, istediğinizi yapabilirsiniz. Yaşama hakkınıza saygı duyulacak, senaryoları tamamlamak zorunda olduğunuzu unutmanıza izin verilecek ve... burada, "kıyamet" başlamadan önce yaşayabildiğiniz gibi hayatlarınızı sürdürebileceksiniz.]
"Yaşama hakkı mı? Zırvalama!"
"İblislerle kaynayan bir yerde nasıl yaşamamız gerekiyor?!"
"Hâlâ geri dönecek bir yerimiz var!"
Bağırışlarına öfke sinmişti.
[Geri dönmek mi?]
diye sordu adam.
[Nereye döneceksiniz?]
"Elbette eskiden yaşadığımız yere..."
[Yoksa yıkılmış o gezegenden mi bahsediyorsunuz?]
"Y-Yıkılmış da ne demek! Henüz yıkılmadı!"
[Senaryoların başladığı andan itibaren gezegeninizin yıkıma doğru ilerlemeye başladığını zaten biliyor olmalısınız. Şimdi oraya dönseniz bile sizi bekleyen tek şey harabeler olacak. Tüm senaryoları tamamlasanız bile... göreceğiniz tek şey yine yıkım olacak.]
"Bunu söylemek sana mı kaldı? Sen ne bilirsin ki—"
[Biliyorum, çünkü benim gezegenim senaryolar tarafından uzun zaman önce yıkıldı.]
Huzursuz kalabalığın üzerine sessizlik çöktü. Bu varlık, yuvasını uzun zaman önce senaryolara kaptırmıştı. Şimdi onlara seslenen, Karanlık Kale'de herkesten daha uzun süre kalmış olan bu adamdı.
[İşte bu yüzden tam bir güvenle söyleyebilirim: <Yıldız Yayıncılığı>'nda buradan daha güvenli bir yer yok.]
İnsanların direnci ilk kez biraz kırıldı. Gözleri hâlâ güvensizlikle doluydu, ama en azından onu dinlemeye istekliydiler.
"Sen de kimsin?" diye sordu biri yüksek sesle.
[Adım Reinheit von Djerba. Sizden sekiz yüz yıl önce bu topraklara geldim ve aynı zamanda... karşınızda gördüğünüz kalenin, Cennet'in efendisiyim.]
Kapılar ardına kadar açıldı. İçeride gördükleri karşısında insanların yüzü değişti.
Reinheit daha geniş bir gülümsemeyle sözlerini bitirdi.
[Bir kez daha, Cennet'e hoş geldiniz.]
Cennet.
TWSA'da buradan söz eden sayısız ifade vardı: Senaryoların Mezarı, cisimleşenlerin yuvası, umutsuzluk ovalarında açan çiçek... Pek çok kişinin burayı anlatmak için kullandığı bu mecazların çoğu doğruydu.
"Böyle bir yerin gerçekten var olması..."
Benden başka tüm ekip üyeleri, önlerine serilen Cennet manzarası karşısında dillerini yutmuştu: Lee Jihye, Lee Gilyoung, Shin Yoosung, hatta gördüğüne inanamıyormuş gibi gözlerini ovuşturan Lee Hyunsung bile. Ana caddenin iki yanında konut ve pazar bölgeleri uzanıyor, vatandaşların sesleri şimdiye dek duyduğumuz hiçbir şeye benzemeyen bir canlılıkla uğulduyordu.
"Dweevil bacakları satılır! Gelin bir tadına bakın! Yorgunluğa birebir!"
"Çiftlikte yetiştirilmiş Sancho Yemişleri alın! Canlılık yenilemeye birebir!"
Tüccarlar cana yakındı; mallar için pazarlık eden müşterilerse memnuniyetle paralarını sayıyordu. Çeşitli ırk ve uluslardan insanlar bir araya gelmişti, fakat kimse bir başkasına ayrımcılık uygulamıyor ya da tehditler savurmuyordu.
Kaleye giren tüm cisimleşenler, bu alışılmadık atmosfer karşısında afalladı.
"Bu neyin nesi...?"
Bir an öncesine kadar "cennet" ve "barış" gibi kelimeler onlar için saçmalıktan ibaretti. Ama o saçmalık, gözlerinin önünde somut bir gerçekliğe dönüşmüştü.
"...Cennet?"
Bazı insanlar öylesine sarsılmıştı ki dizlerinin üzerine çöktü. Bazıları silahlarını ellerinden bırakıp soluk soluğa kaldı. Her yandan onlara yardım elleri uzanıyordu.
"İyi misiniz? Yaralı olanlar lütfen bu tarafa gelsin! Cennet Kliniği tüm yaralıları ücretsiz tedavi eder!"
"Size dövüş sanatları ve kültivasyon teknikleri öğreteceğiz! Eter ile Büyü Gücü arasındaki farkı öğrenin! Kılıç aurası kullanmak isteyen herkese açık! Kapımız herkese açık!"
Cennet sakinleri cömertliklerini hiç esirgemiyordu. Bilgilerini paylaşıyor, başkalarına yardım etmeyi bir erdem sayıyorlardı. Türler arası iletişimin izleri bile görülüyordu.
Boynuzlu bir iblis geniş geniş gülümsedi ve bize el salladı.
"İ-İblis!"
İrkilen cisimleşenler silahlarına uzandığında muhafızlar çoktan harekete geçmişti.
"Lütfen silahlarınızı indirin."
"Ne demek istiyorsun? O şey lanet olası bir iblis—!"
"Nefret söylemi burada kesinlikle yasaktır. Bu birey de Cennet'in bir sakinidir."
"S-Sakini mi?"
Kafası karışan cisimleşenler tereddüt etti ve onlara el sallayan iblis yaklaştı.
"Evet, iblis türüyüm; ama size zarar vermeyeceğim. Bütün iblislerin insanları yiyeceğine dair bu önyargı beni üzüyor," dedi öylesine incinmiş bir sesle ki cisimleşenlerin kafası daha da karıştı.
Gözlerinden, ne halt döndüğünü bir türlü çözemedikleri anlaşılıyordu.
Benzer sahneler yaşanmaya devam etti. İblisler, insanlar ve diğer insansı türler ev inşa etmek için güçlerini birleştiriyor, kol kola barlara gidiyor ya da açık hava teraslarında yan yana oturup yemek yiyordu...
Sık sık bize hoş geldiniz dercesine el sallıyorlardı.
[Kurgusal karakter Lee Hyunsung çevredeki manzara karşısında sarsılıyor.]
[Kurgusal karakter Lee Jihye atmosferin etkisiyle çalkalanıyor.]
Yoldaşlarımın hissettiği duygular bana anlık olarak ulaşıyordu. Bu, senaryolar başladığından beri karşılaştıkları ilk gerçek barış ortamıydı. Dolayısıyla kalplerinin sarsılmasında şaşılacak bir yan yoktu. En nihayetinde sıradan hayatlar sürmüş insanlar, sırf ellerine kılıç tutuşturuldu diye özlerini hemen değiştiremezlerdi. Yaşanan her şey, sadece kaçınılmaz bir zorunluluğun dayatmasıydı. Ve şimdi ilk defa, bu zorunluluktan kurtulabilme ihtimaliyle baştan çıkarılıyorlardı.
Uzakta biriyle—tanıdığım bir kadınla—konuşan Jung Heewon'a doğru yürüdük.
"O gün için size ne kadar teşekkür etsem az. Minnettarlığımı doğru dürüst ifade bile edememiştim..."
"Hiç önemli değil! İyi olmanıza sevindim."
Genç kadın bana göz atar atmaz gözleri büyüdü. Yüzündeki ifade hızla değişti. Şaşkınlığın yerini korku aldı, korkuysa çok geçmeden...
"Şey, bu beyefendi acaba…?"
"Ah, Dokja-ssi mi?"
"Gerçekten o! Bizi kurtararak gösterdiğiniz iyiliği unutmadım."
Başta emin değildim, fakat elini tutan çocuk tüm şüphelerimi giderdi.
"Ah, o zaman Geumho İstasyonu'nda mı karşılaşmıştık?"
"Hatırlıyor musunuz? Dayoung-ah, sen de selam ver."
"Merhaba..."
Onlar, Geumho İstasyonu'nda Cheoldoo Grubu'na karşı savaşan anne ve kızdı. Ekibimize katılmadıkları için biraz endişelenmiştim, ama görünen o ki mucizevi şekilde bugüne dek hayatta kalmışlardı.
Yerel bir meyve bahçesinden topladıkları meyvelerle dolu bir sepeti elimize tutuşturdular; tekrar tekrar reddetmeme rağmen almamızda ısrar ettiler.
"Yardımınız olmasa buraya kadar asla gelemezdik. Sizin sayenizde yeniden başlayabildim. Size içtenlikle teşekkür ederim."
Yeni bir yuvayla birlikte hayatlarını da yeniden bulmuşlardı.
Onların uzaklaşmasını izlerken Geumho anıları zihnimde yeniden su yüzüne çıktı. Daha fazla insanı kurtaramamış olmanın pişmanlığı ve o sırada elimden gelenin en iyisinin bu olduğunu söyleyerek eylemlerimi aklamaya çalıştığım korkakça yol.
Kız birden başını çevirip bana baktı; dudaklarına masum, ışıl ışıl bir gülümseme yayıldı. Hafif bir suçluluk dalgası içimi kapladı. İkiyüzlülüğüm karşılığında aldığım ödül, hak ettiğimden çok daha fazlaydı.
Acaba Jung Heewon da böyle mi hissediyordu?
"Dirilişin hayırlı olsun," dedi Jung Heewon, onların uzaklaşmasını benimle birlikte izlerken. "Bu sefer biraz uzun sürdü."
"Biraz fazla ruhsuz bir karşılama olmadı mı? Jihye ve Gilyoung ağlayıp zırlıyordu."
"Ben de mi ağlayayım?"
"Yok, kalsın."
Hafif bir kıkırtıyla ona döndüğümde yüzünde hâlâ asılı duran endişe gölgesini gördüm.
Ne söyleyeceğimi düşünürken o benden önce davranıp sordu: "...Dokja-ssi, bir dakika konuşabilir miyiz? Sadece ikimiz."
Jung Heewon buraya dört gün önce gelmişti. Birinci katı <Cehennem Alevlerinin Azabı>'nın gücünü ödünç alarak rekor sürede tamamlamış ve senaryoların prangalarından kurtulabileceği yer olan Cennet'e ulaşmak için buraya çıkmıştı.
Elbette buna inanmamıştı.
İlk gün hiçbir şeye güvenmemişti. İkinci gün her şeyden şüphe etmişti. Üçüncü gün yalpalamaya başlamıştı; bense ancak dördüncü gün gelmiştim.
"Düşünüp duruyorum: senaryolara devam etmenin ne anlamı var?"
Beyni yıkanmış falan değildi. Zaten Cennet'in kendisi başlı başına yeterince tatlı bir uyuşturucuydu.
Acı acı gülümseyip sordum: "Yalpalamak için biraz erken değil mi?"
"...Belki de başından beri yalpalıyordum."
Onun gülümsemesi de en az benimki kadar acıydı.
"Bırakın beni! Jeton öderim! Çaldığım şeyin bedelini öderim! Bırakın gideyim!"
Sokaklarda yürürken muhafızlar tarafından sürüklenen pek çok suçlu gördük. Bazıları benimle birlikte kaleye giren insanlardandı. Görünüşe göre eski hırsızlık alışkanlıklarından kurtulamamışlardı.
"Burası Seul'den daha güvenli," dedi Jung Heewon, adamın sürüklenişini izlerken.
"Kesinlikle."
"Farklı türler birbirlerine karşı ayrımcılık yapmıyor, zor zamanların üstesinden birlikte geliyorlar. Herkesin yaşayacak bir evi ve çalışacak bir işi var."
Sanki bahane uyduruyormuş gibi konuşuyordu.
"Yoldaşlarının ihanetine uğramak ya da geceleri ortaya çıkan canavarları dert etmek zorunda değilsin."
Sessizce onu izledim. Kötülüğün Yargıcı Jung Heewon'u, bu dünyada kendi ellerimle dövdüğüm kılıcı. Muhtemelen ekibimdeki insanlar arasında en çok can alan oydu. Benim "öldürmeme" ilkem uğruna herkesi ve her şeyi katletmek zorunda kalmıştı.
"Senaryolar tarafından kovalanıyormuş gibi yaşamak zorunda değilsin. Öldürdüğün için kâbuslar görmek zorunda değilsin ve artık..." Jung Heewon düşüncesini tamamlayamadan bana baktı, sonra gözlerini tekrar kaçırıp konuştu. "...artık başka kimseyi kaybetmek zorunda değilsin."
En sert dövülen kılıç en kolay kırılanı olurdu. Sertliği yüzünden diğerlerinden daha sık savrulurdu. En çok yarayı o biriktirir, bunun sonucunda ilk onun ağzı çentiklenirdi. İşte bu yüzden diğer kılıçlardan daha çabuk kırılırdı.
"Burayı seviyorsan kalabilirsin." Sözlerimle gözlerinin titrediğini izleyerek ekledim: "Bence de burası güvenli bir yer."
Bu yalan değildi.
"Karanlık Kale'de buradan daha güvenli bir yer yok. Hayır, belki de... tüm senaryolar boyunca daha güvenli bir yer bulmak kolay olmazdı."
Bunu kabul etmek istemiyordum, ama gerçek gerçekti. Cennet tam olarak böyle bir yerdi.
"Dokja-ssi, sen—"
Sonra ne söyleyeceğini bildiğim için sözünü kestim: "Evet, burada kalmayacağım."
"Neden?"
"Burası Son değil."
"…Geleceği bildiğini söylemiştin."
Bir zamanlar Sinema Zindanı'nda Jung Heewon'la konuşmuştum; bana gelecekte kendisine ne olacağını sormuş, ben de orijinal romanda kendisinden söz edilmediği için o gelecekte yer almadığını söylemiştim.
Geleceğini bilmediğim bir kurgusal karakter.
"Senaryolara devam etmem gerekiyor."
Jung Heewon iç çekerek karşılık verdi. Cennet sakinlerine baktık. Hepsi gülüp sohbet ediyor, yeniden kazandıkları hayatı mutlulukla kucaklıyordu.
"Dokja-ssi, sence o 'son' nerede?"
"Sana söyleyemem."
"Peki o son… buradan daha iyi bir yer mi?"
Bunu soran sıradan biri değil, Jung Heewon olduğu için cevap vermek kolay olmadı.
"Senaryolara devam etmezsek… mutsuz mu olacağız?"
İstediğim hikayenin sonunun herkes için bu Cennet'ten daha güzel bir yer olduğunu gerçekten iddia edebilir miydim? Sona ulaştığımızda tüm karakterler mutlu olabilir miydi?
Sessizce gözlerimizi gökyüzüne diktik. Orada kesinlikle değerli bir şey varmış gibi hissediyordum, ama onun ne olduğunu unutmuştum.
Sonra Jung Heewon kısa bir rüyadan uyanmışçasına konuştu: "Buranın efendisi seni arıyor."
Başımla onayladım.
RoS: Heewon'un Dokja'yı kaybetmek istemediği için Cennet'te kalmak istemesi
Kimileri için cennet, kimileri Cennet...
🎨 Bu bölümün manhwa uyarlaması:
📖 Manhwa Bölüm 180