Bölüm 158: 31. Sahne — Senaryoların Mezarı II
Yoo Sangah, bir hafta önceki son karşılaşmalarına göre daha da bitkin görünüyordu, fakat gözlerindeki keskin zekâ her zamankinden parlaktı.
"Epey iyi bir Hikaye miras almış gibisin."
Yoo Joonghyuk, Yüce Gök Yırtan Kılıç'ı tutuyordu. Karanlık Kale'nin ikinci katı, başkalarının Hikayelerini çalmak için kusursuz bir yerdi ve Yoo Sangah'ın Hikayesi de buna değecek gibi görünüyordu.
'Bu kadın önceki regresyonlarımda da yoktu.'
Geçen sefer şartlar yüzünden ona dokunmamıştı, fakat bu risk unsurları sonsuza dek kendi hâline bırakılamazdı. Kim Dokja tek başına bile başa çıkması zor biriydi.
Yoo Sangah ellerini kaldırdı ve sakin, akıcı bir adımla geriye çekildi.
"Dövüşmeye gelmedim."
"O zaman neden buradasın?"
"Yardımınıza ihtiyacım var."
"Sana artık bana bulaşmamanı söylemiştim. O zaman seni yalnızca Kim Dokja'ya olan borcumu ödemek için kurtarmıştım."
"Bu, Kim Dokja-ssi ile ilgili bir şey."
Yoo Joonghyuk'un öldürme niyeti dağıldı.
"...Ne demek istiyorsun?"
Boğucu aura dağılırken Yoo Sangah kısa bir soluk alıp konuştu. "Bu senaryoda ölecek."
Kim Dokja ölecek miydi? Alayla burnundan güldü.
"Dirilebilir. Sanırım bundan bahsetmiştim ama dinlememiş olmalısın."
Yoo Joonghyuk, Kim Dokja'nın yeteneklerini aşağı yukarı çözmüştü. Bu elbette sonsuz diriliş değildi, fakat en azından birkaç kez daha hayata dönebilecekti. Bu yüzden hayatı bir süre daha yakın tehlikede olmayacaktı.
"Şimdiye kadar hayata dönmüş olması gerekirdi. Onunla henüz karşılaşmadın mı?"
Bu kez Yoo Sangah'ın bakışları titredi, fakat geri adım atmadı.
"Ondan bahsetmiyorum. Böyle devam ederse Dokja-ssi gerçekten ölecek."
"...Bunu nereden biliyorsun?"
"Gördüm."
"Gördün mü?"
Tam o sırada Yoo Sangah'ın arkasında devasa bir iplik makarası belirdi. Bu ne <Ariadne'nin İpliği> ne de <Arachne'nin Ağı>'ydı. Daha yakından bakınca makaranın herhangi bir liften yapılmadığı anlaşılıyordu. Bunun yerine, Hikayeleri oluşturan sayısız küçücük metin dizesi bir yumak hâlinde eğrilmişti.
Bu dünyanın Hikayelerini bir araya toplayan o büyük kader dokuması havada kendi kendini örüyordu.
Yoo Joonghyuk bunun ne olduğunu biliyordu ve bildiği için şaşırmadan edemedi. Bu, Kaderin Üç Tanrıçası Moirai'nin simgesiydi.
"Sakın takımyıldızının kehanetlerine casusluk ettim deme," dedi Yoo Joonghyuk dişlerinin arasından.
Yoo Sangah hafifçe başını eğerek onayladı.
Sözleri öfkeyle doldu: "Ne yaptığının farkında mısın sen? Kader—"
"Biliyorum! O yüzden sizden yardım istiyorum, Yoo Joonghyuk-ssi."
Yoo Joonghyuk'un düşünceleri allak bullak oldu. Moirai'nin önceden bildirdiği bir Kader, yalnızca bir kehanetten fazlasıydı. Daha doğrusu, "büyük veri"ye dayalı bir "sonuç" gibiydi. Metinden örülmüş sayısız ipliğin birbirine dolanmasıyla en olası gelecek tahmin edilirdi.
Böyle anlatıldığında bir Kader mutlak değil, değiştirilebilir bir şey gibi görünebilirdi. Ama durum böyle değildi. Olympus'un kehanetleri şimdiye dek hiç yanılmamıştı. Olympus'un baş tanrılarından Zeus bile bir Kader'den kaçamamıştı, çünkü görüldüğü andan itibaren <Olympus>'un tüm Tutarlılığı onu gerçeğe dönüştürmek için seferber edilirdi.
"Lütfen Dokja-ssi'yi durdurun. Yoksa—"
Tüm bedenini kaplayan kıvılcımlar—çuçuçuçuçu— diye saçılarak çaresiz yakarışını tamamlamasına fırsat vermeden ağzını kapattı.
Ancak Yoo Joonghyuk, arkasındaki metin dizgelerinin ne yazdığını açıkça görebiliyordu:
Cisimleşen Kim Dokja, en çok sevdiği kişi tarafından öldürülecek.
"Vay be, bu ovalar devasa!"
"Burası gerçekten Karanlık Kale mi?"
Lee Hyunsung, bitmeyen ufka hayranlıkla baktı. Uçsuz bucaksız ovaya sık ormanlar serpiştirilmişti ve tam ortasından uğursuz enerji sızdıran simsiyah bir nehir geçiyordu. O görkemli nehir muhtemelen İblis Âlemi'nin Anka Nehri'ne bağlı bir koldu.
Sonunda Karanlık Kale'nin ikinci katına ulaşmıştık.
"Doğru. Burası ikinci kat. Birinci kattan tamamen farklı bir yer."
Senaryoların gelip geçtiği birinci katın aksine, ikinci kattaki senaryo çok uzun süredir devam ediyordu.
Uzakta gruplar hâlinde toplanıp birbiriyle konuşan cisimleşenler görebiliyordum. Buraya yakın zamanda ulaşmış Seullülerdi, fakat bizi görmelerine rağmen hiçbiri tepki vermedi. Çok geçmeden bir dokkaebi'nin onlara hitap ettiğini fark ettim.
[...Böylelikle, ikinci kata yükselmiş bilcümle yeni cisimleşeni tebrik ederim. İşbu Uçurum Ovaları, hayal gücünüzün erdiği her ne ise onu eyleyebileceğiniz fırsat tarlalarınız olacaktır.]
Görünüşü belirgin biçimde yaşlı, konuşma tarzıysa şimdiye kadar duyduklarımızdan farklı olan bir dokkaebi'ydi. Yüzünün her yanına, sanki Büro'da çok uzun süredir çalışıyormuş gibi kırışıklıklar yayılmıştı. Bu gayet mantıklıydı, çünkü Uçurum Ovaları senaryosu her zaman tenzili rütbe almış dokkaebiler tarafından yönetilirdi.
Akıllı telefonumu açtım ve TWSA'da Karanlık Kale'nin ikinci katına dair bilgilerin olduğu bölüme kaydırdım.
「 Uçurum Ovaları. Dokkaebiler buraya Senaryoların Mezarı derler. 」
Senaryoların Mezarı. Bu ifade göğsümde bir şeylerin kabarmasına neden oldu. Demek buraya kadar gelmiştim.
"Yine başladı ötmeye. Fırsatmış, götüm," diye söylendi Han Sooyoung. "Buldukları her fırsatta o zorluk ayarlamalarıyla canımıza okumaya devam edecekler işte."
Böyle düşünen yalnızca o değildi. Tatlı sözlere artık alışmış olan diğer cisimleşenler de dokkaebi'yi şüpheyle süzüyordu. Dokuzuncu senaryoya ulaşmıştık, o yüzden "fırsat" iddiaları burada sökmezdi.
Duymuş olsun ya da olmasın; yaşlı dokkaebi solgun bir gülümseme takındı.
[...Korkmayınız. Biz dokkaebiler bu senaryoya hiçbir müdahalede bulunmayacağız. Eğlenceli olsun yahut olmasın, o hikayeye elimizi sürmeyeceğiz.]
Cisimleşenler uğuldamaya başladı. Şimdiye kadar dokkaebiler bu anlama gelen hiçbir şey söylememişti. Dopamin salgılatan hikayelere her zaman aç olan biri neden birdenbire müdahale etmeyeceğini ilan ederdi?
"Ne halt karıştırıyorsun sen?"
"Bu ne demek?!"
[Bugüne dek katlandığınız senaryolardan usandığınızı pekâlâ biliyorum. Lâkin söylediğim hakikattir.]
[Güncellenmiş ana senaryo geldi!]
<Ana Senaryo #9 — ???>
Kategori: Ana Senaryo
Zorluk: ???
Tamamlama Koşulları: ???
Süre Sınırı: —
Ödül: Yok
Başarısızlık: —
Koşulların hiçbiri açıklanmamıştı; ne süre sınırı ne de başarısızlık belirlenmişti. Daha önce hiç böyle bir senaryo almamış oldukları için cisimleşenlerin kafası iyice karıştı.
"Ne? Hiç ipucu yoksa ne yapmamız gerekiyor?"
"Yine boktan bir senaryoyla bize geçirmeye mi çalışıyorsunuz?"
Dokkaebi, saldırgan çıkışları sakin bir gülümsemeyle karşıladı.
[Hangi sebeple ilerlemeyi sürdürdünüz? Aile için mi? Dostlar için mi? Güç için mi? Yoksa herkesin üstünde hüküm sürmek için mi? Her biriniz kendi cevabını taşırsınız, lâkin ben hepsini yanlış addederim. Zira hakikatte, buraya kadar senaryoları yerine getirmek için geldiniz.]
Emekleri tamamen yok sayılınca cisimleşenlerin bakışları sarsıldı.
Yaşlı dokkaebi devam etti.
[Ancak bundan sonra önünüzde uzanan senaryolar, yalnızca böylesi duyguların gücüyle aşılamaz. Atıl kalanlar <Yıldız Yayıncılığı>'nın kıskacında dayanamayacaktır. Bu yüzden bu senaryo sizden hiçbir şey talep etmeyecek.]
Sizden hiçbir şey talep etmeyen bir senaryo. Cisimleşenler ürperdi.
[Süre sınırı yoktur; başarısızlık koşulu da yoktur, zira burada başarısız olunacak bir şey yoktur. Onu tamamlamanın yollarını kendi elinizle arayın. Yalnızca kendi hikayesini arzulayan varlıklar ilerlemeye devam edebilir. Huhu, yine de kaçınızın böyle bir seçim yapacağını merak ediyorum. Dua ederim ki bu Mezar'da ebedî istirahate çekilmeyesiniz.]
Bu sözlerin ardından ortadan kayboldu. Amaçlarından yoksun bırakılan cisimleşenlerin yükselen uğultusu kısa sürede bir hengameye dönüştü. Tuhaf bir manzaraydı. Geçmiştekilere kıyasla çok daha barışçıl bir senaryoyla yüz yüze olmalarına rağmen huzursuz görünüyorlardı. Sanki insanoğlu, ulaşılması imkansız da olsa yönelebileceği bir hedefi olduğunda kendini daha mutlu hissediyordu.
"Dokja-ssi, bu neyin nesi...?"
Lee Hyunsung'un kafası inanılmaz derecede karışmış görünüyordu. Sıralamasını yükseltme kararlılığıyla yanıp tutuşurken, net koşulları olmayan bir senaryo ortaya çıkmıştı. Moralinin bozulması kaçınılmazdı. Dürüst olmak gerekirse ben de biraz endişeleniyordum. Bu senaryo, ekibimiz için en tehlikeli senaryo olabilirdi.
Cevap vermek üzereyken arkamda bir hareket hissettim.
"Uff... Neredeyiz?"
Lee Jihye ve Lee Gilyoung uyanıyordu.
Lee Jihye, 98.761'lik muazzam sıralamasını doğruladıktan sonra derin bir umutsuzluğa kapıldı.
"Deneme sınavlarım bile bu kadar kötü değildi..."
Elbette bu yalandı. TWSA'ya göre dersleri iyi değildi.
"...Dokja-hyung?"
Lee Gilyoung beni görür görmez çekirge gibi sıçradı, sonra kendini toparlayıp ürkek bir tespih böceği gibi büzüldü ve sakinmiş gibi davrandı.
"Yaşadığını biliyordum. Hyung'a sonuna kadar inandım!"
Lee Jihye onunla dalga geçti. "Ne diyorsun sen velet? O kadar zırladın ki burnun akmaya başladı."
"Ağlamadım ki?"
Lee Gilyoung sonuna kadar ağlamadığı konusunda ısrar etti ve hayatta olduğumun apaçık olduğunu iddia etti. Ancak on dakika sonra gözleri yaşardı. Duygularını kontrol edemedi ve bacağıma sarılırken bağırdı:
"HYUUUNG!"
"...Senaryosuz bir senaryo mu?" Bizden kısa bir özet aldıktan sonra Lee Jihye, bunun ne biçim saçmalık olduğunu sormak ister gibi görünüyordu. "Bunu nasıl tamamlayacağız ki?"
Lee Hyunsung biraz düşündükten sonra sordu. "Belki gizli bir koşulu vardır? Onu bulursak senaryoyu tamamlayabileceğimize eminim."
"Sanırım? Hep birlikte çalışıp..."
İkisinin birbirine moral verişini izlerken buruk bir tebessümle gülümsedim. Beklendiği üzere, böyle anlarda saf ve düz bir mantığa sahip olmak işe yarıyordu. Ne var ki herkes onlar kadar safdil değildi.
"Affedersiniz... Gerçekten bunu tamamlamamız gerekiyor mu?" diye sordu Pinkies'ten Kim Yeongpal.
Lee Jihye merak etti. "Bu kadın kim?"
"Yanıma takılan bir bay...an işte."
Bunu açıklamaya üşendim. Bunun kırklarındaki bir erkek olduğunu söylesem bile bana inanmazdı.
Bu sırada Kim Yeongpal, yarı kapalı gözlerle kekeledi. "B-Böyle kalsak... olmaz mı? Gerçekten tamamlamamız şart mı...?"
"Birdenbire ne saçmalıyorsun?"
"...B-Bu senaryoların Sonunda ne olduğunu biliyor musunuz?"
Beklenmedik bir açıdan gelen temiz bir goldü. Bu ahjussi'nin böyle endişeleri olacağını hiç tahmin etmemiştim.
Lee Jihye şaşkınlıkla karşılık verdi. "Ne?"
"Senaryolardan geçmenin bizim için iyi mi kötü mü olduğunu bilmiyoruz. Sürekli geliyorlar ve biz onların içinde takımyıldızlarının oyuncaklarından başka bir şey değiliz. Bu senaryoyu tamamlasak bile bir sonrakinin nasıl olacağını bilmiyoruz. H-Her an ölebiliriz."
Onu dinleyen ekip üyelerinin yüzü sıkıntıyla gölgelendi. Üzerine biraz düşünen herkes onun haklı olduğunu kabul ederdi. Kimse bu senaryoların nasıl sona ereceğini bilmiyordu. Kimin, nerede ya da nasıl öleceğini de kimse bilmiyordu. Herkes yalnızca tamamlamazsa öleceği için buraya kadar gelmişti. Fakat bu senaryoda ne süre sınırı ne de başarısızlık koşulu vardı.
"Eee, yani?!" Lee Jihye dudaklarını ısırdıktan sonra bağırdı. "Burada öylece kalmak mı istiyorsun? Buranın nasıl bir yer olduğunu biliyor musun? İblisler dolaşıyor! Hiç güvenli değil—!"
Sözünü bitiremeden büyük iblis türleri ovada toplanmaya başladı. İlk bakışta hepsi 5. sınıf ya da üstüydü. Lee Jihye bunu beklemiş gibi gülümsedi.
"Gördün mü? Çoktan geldiler."
"Herkes toplansın!"
Yakındaki cisimleşenler grubumuzun etrafında toplandı. Üzerimize koşan düşmanlar 4. sınıf iblis türü "Şeytan Ayıları"ydı; hem de sayıları yirmi civarındaydı. [Elektriklenme]'yi kullanıp ekibimin geri kalanıyla birlikte hareket etsem onları kolayca indirebilirdik, fakat gücümüzden habersiz olan diğer cisimleşenler doğal olarak umutsuzluğa kapıldı.
"Yine bu canavarlar..."
Tam o sırada Şeytan Ayılarının üzerine parlak bir ışık huzmesi döküldü. Ak alevler kutsal ateşten bir yol gibi uzandı ve iblislerin boğazından feryatlar kopardı. 4. sınıf iblisleri katledebilecek güce sahip bu stigma hiç şüphesiz...
"Unnie!" diye bağırdı Lee Jihye.
...Jung Heewon'un <Cehennem Alevlerinin Azabı>'ydı.
Jung Heewon burada bizimle karşılaşınca şaşırdı. Beni canlı gördüğünde ifadesindeki şaşkınlık tam bir şoka dönüştü. Ona beceriksizce el salladım, o da tereddütle başıyla karşılık verdi. Tam o anda bir şeylerin ters olduğu hissine kapıldım.
...Bu ne?
"Kara Unicorn"a biniyordu. Bu canavarı nasıl terbiye etmişti? Yanında, diğer iblisleri savuşturduktan sonra bize yaklaşan birkaç Unicorn binicisi daha vardı. Cisimleşenler onu tanıyacak kadar yaklaştığında Jung Heewon'un adını haykırmaya başladılar.
"Kötülüğün Yargıcı bu!"
Lee Jihye ona doğru koştu.
"Unnie, yaşıyormuşsun! Buraya önce sen mi geldin?"
"Üzgünüm, Jihye-ya. Sonra konuşalım."
Heyecanla cıvıldayan kıza sırtını döndü ve bozulan Lee Jihye'nin ayaklarını sürüyerek yanıma dönmesine neden oldu.
"Herkes beni takip etsin!" Jung Heewon, buna çoktan alışmış gibi insanlara önderlik etti. "Sizi güvenli bir yere götüreceğim!"
...Güvenli bir yer mi?
İçimdeki tuhaflık hissi daha da güçlendi.
Cisimleşenler onun sergilediği ezici kudret karşısında adeta büyülenmiş halde peşine takıldılar; bu yüzden bizim de onlara eşlik etmekten başka çaremiz kalmadı. Sık ormanların arasına gizlenmiş bir kale surunun önüne varmamız yaklaşık bir saat sürdü. Hiçbir iblis türünün aşamayacağı izlenimini veren o geçit vermez duvarlar, herkesi kendine hayran bırakmıştı.
Sonra bir yerlerden bir ses geldi.
[Hoş geldiniz. Buraya kadar gelmek zor olmuştur. Zahmetiniz için teşekkür ederim. Artık hepiniz güvendesiniz.]
Cisimleşenler arasında mırıltılar yayılırken Jung Heewon bana kararsız bir ifadeyle baktı. O anda ne olduğunu anladım.
Kahretsin, demek öyle. Burası o herifin kalesi.
Surun tepesinde bir adam vardı. Sırf orada durarak bile bu yerin sahibinin kendisi olduğunu açıkça belli eden bir aura yayıyordu. Dünyadaki en huzurlu umutsuzluğu kucaklayan iblis, bize tepeden baktı ve gülümsedi.
[Artık senaryoları yerine getirmenize gerek yok.]
RoS: "Sözleşmeyi kabul ettiniz" hissi alıyorum buradan...
🎨 Bu bölümün manhwa uyarlaması:
📖 Manhwa Bölüm 179