Bölüm 154: 30. Sahne — Karanlık Kale IV
Şaşkına dönmüş Han Sooyoung hikayemin sonunda mırıldandı. "...Harbiden takımyıldızı mı oldun sen?"
Birkaç gün öncesine dek cisimleşen olan bir hıyarın takımyıldızı olarak yeniden doğması ona elbette tuhaf gelirdi. Okuduğu kısma kadar böyle bir olaydan hiç söz edilmemişti.
"Evet, takımyıldızıyım."
"Yani, harbi harbi mi?"
"Sana zaten söylemedim mi?"
İnanamaz halde gözlerini kırpıştırdı.
"...Bu kadar kolay mı?"
Ona ne kadar yanıldığını söylemek istedim, ama beni dinlemiyordu.
"Siktir, yani artık bizi senaryoların dışından mı izleyeceksin? Bir de üstümüze jeton mu fırlatacaksın?"
"Öyle değil. Hâlâ senaryolara katılmam gerekiyor."
"O zaman ne değişti? Hiç anlamıyorum."
Açıkçası bana da pek gerçek gelmiyordu. Hikaye ödünç almak, başka takımyıldızları ve bulutsularla pazarlık etmek, takımyıldızlarının bana karşı değişen tavırları...
[Bazı takımyıldızları büyümenizi kıskanıyor.]
[Bazı takımyıldızları bir niteleyici edinmeniz fikrine karşı çıkıyor.]
[Birkaç takımyıldızı size düşmanlık gösteriyor.]
Ne olursa olsun, kıskançlık takımyıldızları için bile çirkindi. Daha yeni filizlenen bir sürgüne neden bu kadar yükleniyorlardı?
Biliyor musunuz? Artık ben de bunu yapabilirim.
[Diğer takımyıldızlarına dik dik baktınız.]
[Bazı takımyıldızları şok içinde bakıyor!]
[Birkaç takımyıldızı gazozunu püskürttü!]
...
[Dolaylı mesaj göndermek için 200 jeton harcandı.]
...Demek dolaylı mesaj göndermek jetona mal oluyordu. Eğlenceliydi, ama ölçülü kullanmam gerekecekti.
Arkamı dönüp ona baktığımda Han Sooyoung'un ağzı açık kalmıştı.
"O mesaj sen miydin? Henüz adı olmayan takımyıldızı?"
Ona öyle görünmüş olmalıydı.
"Evet."
"Sponsor sözleşmesi imzalamamanın nedeni bu mu?"
"Aynen."
"...O zaman benim için artık çok mu geç?"
"Öyle denebilir."
Havaya bakarken kaşlarını çattı.
[Takımyıldızı Boşluğun Kara Alev Ejderhası havayı yoklayarak oyalanıyor.]
"Lanet olsun..." Derin bir iç çekip bana dik dik baktı. "Kıskançlıktan gebereceğim resmen. Peki ama neden bir niteleyicin yok?"
"O..."
Neden niteleyicim yoktu? Benim de hiçbir fikrim yoktu.
[<Yıldız Yayıncılığı>, takımyıldızı olarak sahipleneceğiniz niteleyiciyi arıyor.]
Belki yeterince Hikaye biriktirmemiştim. Niteleyicisi olmadan takımyıldızı olmak, vatandaşlık alıp sokakta kalmaya benziyordu.
"Yani kısacası evsizsin."
"...Beşinci Hikaye henüz tamamlanmadı. Muhtemelen o bittiğinde niteleyiciyi alacağım."
[Beşinci Hikaye, "Yalnız Mesih", şu anda devam ediyor.]
Beşinci Hikaye, takımyıldızının Mertebesi üzerinde büyük etkiye sahipti. Takımyıldızı olarak konumum bu Hikayenin nasıl sonuçlanacağına bağlı olacaktı.
Han Sooyoung yuhalayıp alay etti. "Oha... Kim Dokja, birdenbire çok havalı oldun? Sırada Yoo Joonghyuk'u mezara mı gömeceksin?"
Yoo Joonghyuk, ha?
Yumruğumu sıkıp açtım. Ardından, daha önce hiç görmediğim bir mesaj belirdi...
[Lütfen Tutarlılık Geri Tepmesine karşı dikkatli olun.]
[<Yıldız Yayıncılığı> şu anda Mertebenizi değerlendiriyor.]
Parmak uçlarım karıncalandı. Takımyıldızı olmanın sorunu buydu. Ama en azından bu değerlendirme sürerken sorun yaşamazdım. <Yıldız Yayıncılığı> bana ne kadar kısıtlama getirmesi gerektiğini henüz bilmiyordu.
"Şu anda onu yenebilirim belki."
"...Cidden mi?"
Anahtar kelime "şu anda"ydı. Başkahraman boşuna başkahraman değildi. Onun büyüme hızına ancak takımyıldızı olma kumarını oynayarak yetişebilirdim. Yeteneği işte bu denli büyüktü.
"Neyse, eşyalarımı geri ver."
"Cık, tamam."
[Cisimleşen Han Sooyoung sözleşmeyi yerine getirdi.]
Ona bıraktığım tüm jetonları ve eşyaları aldım. İç çekti.
"Yazık oldu. Kendimi kısa bir süreliğine de olsa zengin hissetmiştim oysa."
"Zahmetin için sana 20.000 jeton verdim."
"Bende 600.000'den fazla vardı. Üç kuruşluk 20.000'in yeteceğini mi sanıyorsun?"
"O zaman geri ver."
Han Sooyoung alayla burnundan güldü ve ben banka hesabımı kontrol ederken bana sırtını döndü.
[Sahip Olunan Jetonlar: 684.353C]
Sanırım zamanla birikmişti. Ne de olsa kazanmakta ne kadar inatçıysam biriktirmekte de o kadar inatçıydım. Fakat artık kendimi tutmama gerek yoktu; jetonlar asıl güçlerini bundan sonra gösterecekti. Artık zamanı gelmişti—
Ah, dur. Önemli bir şeyi unuttum.
"Han Sooyoung, bunu ne zaman kapatacaksın? Bu cinsel taciz sayılır, biliyorsun."
"Ha? Oops. Aklımdan çıkmış."
Yüzünde kocaman bir sırıtış olan Han Sooyoung'la, elleriyle başını tutarak yere çökmüş Lee Hyunsung'a yaklaştık. Klonları hâlâ çevresinde çırılçıplak dans ediyordu.
[Kurgusal karakter Lee Hyunsung korkudan titriyor.]
...
「 Çelik Kılıç'ın zayıflığı kadınlardır. 」
TWSA böyle söylemiş olabilir, ama bu biraz fazla değil miydi? Üstelik...
"...Orada hiçbir şey yok."
Han Sooyoung'un klonları ilk etapta çırılçıplak vücutlar gibi görünseler de aslında bazı uzuvları eksikti ve tam olarak şekillenmemişlerdi. Uzun lafın kısası Lee Hyunsung, temelde cansız mankenlerden farksız duran şeyleri gördüğü için bu hale düşmüştü.
Han Sooyoung ne dediğimi anlayınca muzipçe gülümsedi.
"Hımm...? Bu ne anlama geliyor şimdi? Bir şey göremediğin için hayal kırıklığına mı uğradın yoksa?"
"Sana daha önce de söyledim, bir deri bir kemik kalmış kuru iskeletlerden hoşlanmıyorum. Hayal kırıklığına uğrayacak hiçbir durum yok yani."
"Hiç görmediğin şeyler hakkında nasıl konuşabiliyorsun?"
"Bilmek için görmem mi gerekiyor?"
Lee Hyunsung'un yanına yürüdüm ve sırtını sıvazladım.
"Hyunsung-ssi, iyi misiniz?"
"D-Dokja-ssi."
Gözleri o kadar donuktu ki aklı başında olamazdı.
Lee Hyunsung beni hayalet görmüş gibi süzdü ve mırıldandı. "Dokja-ssi, siz neden...? Ben...? Ben de mi öldüm?"
Travması ağırdı.
Han Sooyoung'un tavrı sinirimi bozuyordu. Dışarıdan bakan biri için manhwa'dan fırlamış bir sahne gibi görünebilirdi, ama Çelik Kılıç'ın kendisi için ciddi bir şok olmuş olmalıydı. Bu turda işler biraz daha ters giderse Lee Hyunsung sonunda hadım rotasına girebilirdi... Şimdilik iyileşmesini zamana bırakmam gerekiyordu.
"Affedersiniz..."
Başka bir ses aramıza girdi.
"...?"
"Artık izninizle gidebilir miyim?"
Pinkies'in son üyesi dikkatimi çekti. Güzel bir yüz, ince bir beden, narin kaşlar ve yanaklara yayılmış hafif bir kızarıklık. Bunun aslında kırklarındaki bir erkek olduğuna kim inanırdı?
"Adın ne?" diye sordum ve güzel bir ses cevap verdi.
"S-Seo Innah."
"O değil. Gerçek adın."
Seo Innah tereddüt etti, sonra ağzından kaçırdı. "...Ben Kim Yeongpal."
Pinkies'ten Kim Yeongpal. Seni buldum.
Han Sooyoung dilini şaklattı.
"...O ahjussi'yi neden hayatta tutuyorsun? Hepsi kötü değil mi?"
"Henüz değil. Sadece ileride kötü adamlara dönüşmeleri 'planlanmış'. Üstelik dikkatli okusaydın aslında üç kişi olduklarını bilirdin."
"Ama dört kişiler... Ha?"
"Bu ahjussi onlar gerçekten faaliyete geçmeden önce ölmüştü."
"...Suçlarını hatırlayamamamın nedeni bu mu?"
"Kim Yeongpal neredeyse günahsız, tertemiz bir ruha sahipti. Pinkies arasından ilk nalları diken kişinin o olması da bu yüzdendi."
Kim Yeongpal araya soru sıkıştırmaya çalıştı. "Affedersiniz, neden bahsettiğinizi sorabilir-?"
"Kes sesini." Han Sooyoung ona ters ters baktı ve devam etti. "Yani bu ahjussi masum mu?"
"Evet."
İnanması zordu ama ne yapabilirdim? TWSA'nın kurgusu böyleydi.
[Cinsiyet değiştirmeyi seven bir takımyıldızı başını sallıyor.]
[Cinsiyet değiştirmeyi seven bir takımyıldızı, cinsiyeti değiştirilmiş hâlde olmaktan hoşlananlar arasında kötü insan olmadığını iddia ediyor.]
Aslında Kim Yeongpal bugüne kadar kimseyi öldürmeden hayatta kalmıştı. İlk senaryoda yalnızca yanlışlıkla yoldan geçen bir karıncaya basmıştı. Bana "böcek öldürme" fikrini veren de buydu. Elbette Kim Yeongpal'ın kendisi bunu nasıl geçtiğini bilmiyordu.
Sırf şans sayesinde hayatta kalmış biri. Pinkies üyesi Kim Yeongpal'ı özetleyen şey buydu; yoksa yoldaşları öldüğüne göre ona artık sadece "Pinkie" mi demeliydim?
"Siktir, sanırım... sen öyle diyorsan. Neyse, işe yarayacağı için mi onu sağ bıraktın?"
"Evet."
"Peki şimdi ne olacak?"
"Elbette sıradaki senaryoyu temizleyeceğiz."
"Bunun hangi senaryo olduğunu biliyor musun ki?"
Elbette biliyordum. Hem de çok iyi biliyordum.
"Seul Kubbesi'nin kurtuluşundan önceki son senaryo."
Dokuzuncu senaryo, <Karanlık Kale>. Bundan sonra daha önce hiç ortaya çıkmamış düşmanlar belirecekti.
Hâlâ titreyen Lee Hyunsung'a, uyuyakalmış Lee Jihye'ye ve yaralı Lee Gilyoung'la ilgilenen Shin Yoosong'a baktım. Diğerleri de bir yerlerde hâlâ hayatta olmalıydı. Yanlarında Jung Heewon vardı, bu yüzden öyle kolayca düşmezlerdi.
"Birinci katın sadece şaka olduğunu sen de benim kadar iyi biliyorsun. Asıl cehennem ikinci katta başlıyor."
Kemerli bir pencereden dışarısı görünüyordu; Bozulmuş İnsan kalabalıkları Seul'de dolaşıyordu. Onları korumak için Nihai Günah Keçisi olarak yaptığım fedakârlık boşa gitmişti. Seul'ün yarısı çoktan iblis türlerinin piyonlarına dönüşmüştü.
Kraaaah!
Cisimleşenler kederle feryat ediyordu. Seul'ü yeterince umutsuzluk kaplamıştı, ama bu yeterince hikaye doğurmuyordu. Hikayeler asla yeterli olmazdı. Dokkaebiler her zaman daha büyük bir umutsuzluk arıyor, takımyıldızları ise daha sansasyonel bir hikayeyi arzuluyordu. Bu dünyanın yasası buydu. TWSA bu şekilde inşa edilmiş bir dünyaydı.
Han Sooyoung yanımda pencereden dışarı bakarak konuştu. "Bunu kim uydurdu? Klişeden geçilmiyor. Regresörler, Geri Dönenler, Reenkarnatörler ve şimdi de pastanın üstündeki kiraz niyetine iblisler?"
"Bunu bir intihalciden duymak da ayrı komik..."
"Hey, sana kaç kere söylemem gerekiyor, ben öyle bir şey-!"
Anlamsız atışmalar yaparken içimi merak kapladı.
"Han Sooyoung."
"Ne?"
"TWSA'nın yazarı sen olsaydın-"
"Ben böyle çöp yazmam."
"Varsayım olarak söylüyorum."
Han Sooyoung suratını asıp homurdandı. "...Yazarı ben olsaydım...?"
"TWSA'nın yazarı sen olsaydın, bu dünyayı neden yaratırdın?"
"Ne bileyim ben?"
"Bir yazar olarak bilebileceğini düşündüm."
"Benim gibi birinci sınıf bir yazar, o üçüncü sınıf yazarın ne düşündüğünü nereden bilecek?"
Bunu sorduğuma göre aptalın tekiydim.
Devam etti. "Bunu asıl benim sana sormam lazım."
"...Ne?"
Gözlerim bir anlığına onun ciddi bakışlarıyla kesişti. [Bilge Okuyucunun Bakış Açısı]'nı kullansam bile onu okuyamıyordum, fakat yine de bir şekilde anladığımı sandım; çünkü aynı hikayeyi okuyan insanlar benzer şekilde düşünmeye başlayabilirdi.
「 Bu dünyanın sonunu biliyorsun, değil mi? 」
Bunu açıkça bana soruyordu, ama her zamanki gibi cevap vermedim. Cevap alamayacağını bilerek yeniden pencereye döndü.
"...Senaryolar neden var, lan?"
Ben de dışarı baktım. Orada, siyah gökyüzünün karanlığı, harap olmuş Seul'ün üzerine uzanıyordu. Belki takımyıldızı olduğum içindi, ama gökyüzü eskisi gibi değildi.
<Yıldız Yayıncılığı>'nın sinesinde barınan sayısız takımyıldızı, gece göğünü nakış gibi işlemişti. Çok yakın ama bir o kadar da sonsuza dek ulaşılamaz duruyorlardı. Ne var ki gökyüzünde parıldayan bunca yıldıza rağmen... o dipsiz, akılalmaz uçurum zerre kadar kaybolmamıştı.
İşte o zaman bu dünyayı, azıcık da olsa, anladığımı hissettim.
Takımyıldızı denen varlıklar neye katlanıyordu? Neden hikayelere bu kadar takıntılıydılar?
O belirsiz hissi üzerimden atmak istercesine konuştum. "Belki de senaryolar..."
RoS:
🎨 Bu bölümün manhwa uyarlaması:
📖 Manhwa Bölüm 174