title mobile

Bölüm 132: 26. Sahne — Senaryo Yıkıcısı II

tls123. Bu, TWSA yazarının kullanıcı adıydı.

Asuka Ren'in gözleri fal taşı gibi açıldı. "Ha? tls123...?" diye sordu.

Üsteledim. "Hatırlıyor musunuz?"

"Pek sayılmaz ama... Ha?"

"Ne oldu?"

Gözlerini kırpıştırdı, ardından bakışları yavaş yavaş boşaldı. Bedeninin çevresinde belli belirsiz kıvılcımlar çaktı.

"■■■...■■"

Ne?

İrkilerek sordum: "Az önce ne dediniz?"

"...Ha?"

"Az önce söylediğiniz sözler..."

"Ne demek istiyorsunuz? Ben ne...?"

Hiçbir şeyden haberi yokmuş gibi görünüyordu. İçimi korkunç bir uğursuzluk hissi kapladı ve hemen [Karakter Listesi]'ni etkinleştirdim.

["Karakter Listesi" özel becerisi etkinleştirildi.]

<Karakter Profili>

İsim: Asuka Ren

Yaş: 31

Takımyıldızı Sponsoru: Niten Ichiryū Ustası

Özel Nitelikler: Peaceland'in Yaratıcısı (Efsanevi), Mangaka (Nadir)

Özel Beceriler: [Kendo Sv.7], [Kılıç Gibi Kalem Sv.4], [Yanıltıcı Adımlar Sv.5], [Hayal Gücünü Harekete Geçirme Sv.4]...

Stigma: <Niten Ichiryū Sv.3>

Genel Statlar: Canlılık Sv.55 (Şu an Sv.17), Kuvvet Sv.55 (Şu an Sv.17), Çeviklik Sv.49 (Şu an Sv.11), Büyü Gücü Sv.54 (Şu an Sv.16)

Genel Değerlendirme: (Kapsamlı değerlendirme şu anda revize ediliyor.)

[Bu takımyıldızı büyük olasılıkla Miyamoto Musashi'dir.]

Bu kadın, TWSA'da gördüğüm gibi [Peaceland'in Yaratıcısı] olmalıydı ama...

...Değerlendirmesi "revize ediliyor" muydu?

Bir sonraki anda niteliklerinden birinin gözlerimin önünde kaybolduğunu gördüm. Harfler, dağılan kum taneleri gibi birer birer dökülüp gitti.

Özel Nitelikler: Mangaka (Nadir)

Tüylerim diken diken oldu. [Peaceland'in Yaratıcısı] neden kaybolmuştu? En yüce takımyıldızları bile böyle bir şey yapamazdı.

Asuka Ren başını yana eğerek sordu: "Üzgünüm ama az önce neyden bahsediyorduk?"

"...Manganızdan, Ren-ssi."

"Mangam mı?"

Ne Peaceland'i ne de yarattığı kurgu dünyasına ait herhangi bir ayrıntıyı hatırlıyor gibiydi. Yüzünde bunlardan tek bir iz bile göremiyordum.

「 İşte o an, dünyasının ellerinden tamamen kayıp gittiğini fark ettiği andı. 」

Zonklayan bir baş ağrısı bastırdı.

Bu cümle TWSA'da hiç geçiyor muydu?

Bilmiyordum ama emin olduğum bir şey vardı. Issız gecenin içinden süzülen viyola ezgisi. Soinlerin oradan buradan yükselen şarkıları. Biriken duygularla daha da derinleşen, hüzünlü ama zengin atmosfer. Hiç şüphe yoktu.

Peaceland denen dünyanın sonu buydu. Bu hikâyeye eklenecek hiçbir şey kalmamıştı. Sonunda yazarından tamamen bağımsız hâle gelmişti.

Sanırım niteliğinin neden kaybolduğunu anlıyordum. Dünya tamamlandığı anda yazar, yaratıcı makamından çekilmek zorundaydı.

Birden meraklandım.

Öyleyse sona eren hikâyeler nereye giderdi?

["Peaceland" gezegeniyle tanışıklık kurdun.]

[Peaceland'e ait tüm varlıklar bakışını belli belirsiz hissedebiliyor.]

[Küçük bir gezegenin küçük bir takımyıldızı, buradaki varlığından ötürü sevinç duyuyor.]

[Peaceland'in varlıkları senin hakkında efsaneler yazmaya başladı.]

İşin komik yanı, cevap gün gibi ortadaydı.

...Anladım. Yazarının elinden çıkan bir hikâyenin varacağı yer en başından beri belliydi.

Ardından Asuka Ren'e birkaç soru daha sordum, hatta üzerinde [Yalan Tespiti] bile kullandım. Fakat gerçekten hiçbir şey hatırlamıyordu.

"Üzgünüm ama gerçekten bilmiyorum. Daha önce okuduğum bir mangaya biraz benziyor..."

Kendi elleriyle çizdiği hikâyeyi artık sadece okuduğunu iddia ediyordu. Bilinmez bir sebeple içime hüzün çöktü.

Asuka Ren bir şeyler düşünürcesine gözlerini kısa süreliğine kapadı, ardından, "Ama sanırım okurken keyif almıştım. Kesinlikle öyle olduğunu düşünüyorum..." dedi.

Ne yazık ki TWSA'nın yazarı hakkında zar zor ulaştığım bilgi izinin devamı kesilmişti. Kim olduğu ve neyi amaçladığı hâlâ tam bir muammaydı.

Yine de en azından bir şey zihnimde belli belirsiz netleşmişti. TWSA'nın yazarı da mevcut sondan muhtemelen benim kadar hoşnutsuzdu. O dünya sona ermeden önce ham metinleri bana vermesinin sebebi buydu.

Öyleyse bu beklentiyi karşılamalıydım.

Manzaranın keyfini çıkaran Asuka Ren'in yanından ayrıldım ve paltomun cebinden küçük bir ampul çıkardım.

[Kadim Yılanın Göksel Kanı]

Takımyıldızı yan ürünleriyle birlikte elde ettiğim bir eşyaydı. İşaret verdim; uzakta, içkiye dokunmadan duran Lee Hyunsung başını sallayıp yanıma geldi. Ona karşı mahcuptum ama bugün yapacağım bir iş için yardımına ihtiyacım vardı.

"Sana emanet."

"Lütfen bana bırakın."

Bir süreliğine bilincimi yitirmeyi planladığım için korumalığımı ona emanet etmiştim. Kadim Yılanın Göksel Kanı'nı kadehimdeki içkiye karıştırdım. Altın rengiyle ışıldayan içki girdaplanarak yavaş yavaş koyu kırmızı şarap rengine büründü.

["Kadim Yılanın Göksel Kanı" ile yapılmış içkiyi tükettin.]

[Açgözlü Yılanın kutsaması zihinsel metanetini sınayacak.]

Bu, 3. regresyondaki Yoo Joonghyuk'un bile bilmediği bir gizli parçaydı. Yalnızca Orochi'den yapılan yılan şarabına biraz göksel kan karıştırılarak gerçekleştirilebilen bir ritüeldi. Böyle olmasaydı [Öldürmeyen Kral] gibi mükemmel bir nitelikten vazgeçmezdim.

[Yılan, daha önce bir ejderha öldürdüğünü doğruladı.]

[Yeni özel nitelik "Sekiz Can" uyanmaya hazırlanıyor.]

...Güzel. Hazırlıklar tamamlandığına göre uyandığımda yeni bir niteliğim olacaktı.

Bir iş tamam. Diğerine gelince...

Kalan bütün içkiyi ağzıma boşalttım. Bir anda bastıran sarhoşlukla başım hızla dönmeye başladı ama hemen sızıp kalamazdım. Bedenim ağır ağır yere yığılırken zemine bir mesaj karaladım.

Şarap ve Vecdin Tanrısı

Garip bir şekilde, her yanı saran şenlikli havaya rağmen Dionysos cevap vermedi. Persephone'den de ses yoktu.

Tuhaf bir durumdu. Görevi tamamlamıştım ama beni Yeraltı Dünyası'na götürecek kimse yoktu... Yoo Sangah'ı da mı getirmeliydim? Burada <Olympus> ile doğrudan bağlantı kurabileceğim bir hat olsaydı hemen sinyal gönderebilirdim...

Zengin Gecenin Babası

Hades'in niteleyicisini yazmayı bitirdiğimde görüşüm karardı ve bedenimi tekinsiz bir his kapladı. Midem bulandı, çevrem fırıl fırıl dönmeye başladı; içime çöken huzursuz edici havadan Yeraltı Dünyası'na çoktan geldiğimi anladım. Böylesine nahoş bir his ancak burada duyulabilirdi.

Etrafıma baktım. Neyse ki yine Tartarus'a düşmüşe benzemiyordum ama önümde biri duruyordu.

[Şu anda Yeraltı Dünyası'nda olmamanız gerekiyor.]

Hades ya da Persephone değildi ama ölüm meleğini andıran kıyafetini görür görmez kim olduğunu anladım.

"Yargıç-nim."

Geçen sefer bana rehberlik eden Yargıç değildi.

Devam ettim: "Kraliçe-nim'in verdiği görevi tamamladığımı bildirmeye geldim."

[Biliyorum. Ancak saraya yine giremezsiniz.]

"...Neden?"

[Bunu size söyleyemem.]

Yargıç, beni başından savmak istercesine elini salladı.

[Geri dönün. Sizi, Majestelerinin gücünü ödünç alarak çağırdım ama içeri girmeniz imkânsız.]

"Kraliçe-nim'e söz verdim. İçeri girmem gerek."

[Şimdi olmaz. Geri dönün.]

Bu herifte ne taşak varmış böyle? Yargıçlar güçlüydü ama güçleri Persephone'nin yanında sönük kalırdı. Yine de bu inatçılığına bakılırsa...

"...İkisi de burada değil mi?"

Yargıç duraksadı, ardından başını salladı.

[Doğru.]

"Ne olmuş olabilir ki..."

...hem Hades'in hem de Persephone'nin buradan ayrılmasına yol açsın?

Emin olamazdım ama On İki Olympus Tanrısı seviyesindeki varlıkların acil toplantıya çağrılmasını gerektirecek kadar büyük bir şey olmuş olma ihtimali yüksekti. Fakat... bu dönemde böyle bir çağrıyı gerektirecek ne yaşanmış olabilirdi?

"Bana bir mesaj bıraktılar mı? Ya da geldiğimde almam gereken bir şey...?"

[Bırakmış olsalar bile size neden söyleyeyim?]

Her Yargıcın farklı bir kişiliği olduğunu biliyordum ama böylesine kaba bir hıyara denk gelmeyi beklemiyordum. Yine de ses tonu, burada beni bekleyen bir şey olduğunu ele veriyordu. Üstelik Persephone kadar titiz bir varlığın beni böyle ortada bırakmasına imkân yoktu...

Başka çare yoktu.

"Bana yardım ederseniz bundan bir yudum almanıza izin veririm."

Önceden hazırlayıp paltomda sakladığım yedek Yamata no Orochi yılan şarabını çıkardım. Kapağını açınca tatlı, mayalanmış içkinin kokusu havaya yayıldı.

[O-O da ne...?]

Yargıç irkildi. Çağlar boyunca yaşamış biri için alkol uyuşturucu gibiydi; uzun yılların trajedisini unutmanın tek yoluydu. Üstelik bu sıradan bir içki değil, takımyıldızı parçalarından yapılmış yılan şarabıydı. Daha fazlasını söylemeye gerek var mıydı?

[Hımm, öhöm. Hım...]

"İstemiyorsanız gidebilirim."

[B-Bekleyin! Pekâlâ. Kraliçe Hazretlerinin bıraktığı şeyi size vereceğim.]

...Yemi yuttu. Geçen sefer karşılaştığım Yargıçtan tamamen farklıydı.

[Haah... Çok güzel...]

Tek yudumda çakırkeyif olan Yargıç memnuniyetle sırıtıp koynundan bir bilye çıkardı.

[Buyurun. Ödülünüz.]

Küçük küre sarı bir ışıkla parıldıyordu. Bunca zamandır dört gözle aradığım Shin Yoosong'un ruhu olduğunu hemen anladım ve onu avuçlarıma aldım. Bilyeyi birkaç kez ovunca daha güçlü bir ışık yayarak havaya yükseldi. Dokunuşum düşüncelerimi ona iletti.

'Özür dilerim, çok mu geç kaldım?'

Bilyeden, konuşma yetisinin çoğunu yitirmişçesine boğuk bir inilti yükseldi.

— Ah... Ah...

Hem konuşma yetisini hem de anılarını kaybetmiş bir kadın. Ömrünü senaryolara adamış olmasına rağmen, geriye kalan tek şey iliklerine kadar işleyen bir acının hikâyesiydi. Bu yüzden normal bir insan, "Yeterince acı çektin, artık her şeyi unut ve dinlen," derdi. Ancak Shin Yoosong'un dinlenmesine izin yoktu. Bu dünyada hâlâ yapması gereken bir iş vardı.

[Ah...jussi...?]

Ruh, uzun süre sözcükleri oluşturmaya çabaladıktan sonra titredi.

[Gerçekten...sen misin...?]

'Evet.'

[Neden...?]

'Bu dünyada benim için hâlâ yapman gereken bir şey var.'

Buraya ona acıdığım için değil, yardımına ihtiyacım olduğu için gelmiştim. İnşa ettiği hikâye ve ruhunun büyük Kudreti sayesinde yalnızca onun yapabileceği bir şey vardı. Shin Yoosong korkuyla cevap verdi.

[Ben... Ne yapmalıyım?]

Elimi ruhunun üzerine koyup zihnimin bir kısmını ona açtım. Shin Yoosong bir süre sessiz kaldıktan sonra güçsüzce güldü.

[Haha... ha... Zalim birisin, Ahjussi... Bir bakıma Kaptan'dan bile daha zalim...]

'Özür dilerim.'

[Ama... Pekâlâ. Yapacağım. Hayır, aslında... yapmak istiyorum. Dilediğim şey buydu. Bu sefer ben de bu dünyanın "sonunu" görmek istiyorum.]

'Anılarından daha fazlası silinebilir. Buna dayanabilir misin?'

Başını salladı.

[Korkmuyorum. Ahjussi, ben... unuttuklarımı bana yeniden anlatacağınıza güveniyorum.]

Bu son sözlerle ruhu yeniden bilyenin içine çekildi. Muhtemelen bir süre dışarı çıkamayacaktı. Fiziksel bir bedene kavuştuğunda yeniden karşılaşacaktık. Konuşmamızı izleyen Yargıç o anda söze girdi.

[Muhtemelen bildiğiniz gibi, ruhu Yeraltı Dünyası'ndan çıkarmak bedeni diriltmeye yetmez. Üstelik o ruh uzun zamandır burada olduğu için yeni bir bedene yerleşmesi imkânsız.]

Rahatsız edici bir kıkırtı attı. [Kaderi elverseydi yeniden doğabilirdi ama biriken günahları insan olarak doğmasına izin vermezdi. Bundan kaçınmak için ruhunun sahip olduğu tüm hikâyeleri terk etmesi gerekirdi; o zaman da artık tanıdığınız varlık olmazdı.]

"Biliyorum."

Persephone'nin dediği gibi, ruh bir hikâyeydi. Biz konuşurken bile Shin Yoosong'un ruhu "Shin Yoosong olmayan" bir şeye dönüşüyordu. Ancak bunu yaşayan yalnızca o değildi.

Hemen kişisel yöneticimi çağırdım.

— 'Bihyung.'

Yanıt gelmedi. Bihyung cevap verene dek bilyeye bakarak bekledim. Yeniden doğacağı kabı ancak yüksek Kudretli varlıklar seçebilirdi... Şimdiye dek hikâyenin hükmü altında yaşamıştı; artık hikâyeye hükmeden efendi olarak yeniden doğacaktı.

Bihyung sonunda kanala bağlandı. Tekrar konuştum.

— 'Yardımına ihtiyacım var.'

[Ne yardımı?]

Cevap vermedim. Sessizliğimi paylaştı. Herifin bakışlarının benimle Shin Yoosong'un ruhu arasında gidip geldiğini hissedebiliyordum. Çok geçmeden ne demek istediğimi anladı.

[Y-Yoksa sen... bunu mu yapmak istiyorsun?]

Başımı salladım.

[Hey, biraz daha düşün. Sandığın kadar kolay değil. Burada öylece yok olması belki daha iyi olur...]

— 'Kanalının mahvolmasını mı istiyorsun?'

[Siktir. Hey, bu gerçekten... Bunu daha önce hiç yapmadım!]

— 'Her şeyin bir ilki vardır.'

[Siktir.]

Bihyung uzun süre tereddüt ettikten sonra boş havada altın bir Yumurta cisimleştirip yavaşça aşağı indirdi. Bu Yumurta, en yüce Hikâye Yıldızı'ndan buraya inmişti.

Shin Yoosong'un ruhunu içine yerleştirdim. Yumurta titreyip parlak bir ışık saçtıktan sonra havaya yükseldi. Bihyung uzun süre hiçbir şey söyleyemedi, ardından bütün bunlar saçmaymış gibi mırıldandı:

["Evladıma" bu şekilde kavuşacağım hiç aklıma gelmezdi...]

Düşmanlarımı belirleyen yalnızca senaryolar değildi. Bu regresyonda, 41. turun geleceğinden gelen Shin Yoosong benim biricik "yayıncım" olacaktı.



Önceki Sonraki

Hata ve önerilerinizi Discord Sunucumuza katılarak paylaşabilir ve yeni bölümler yayınlandığında anında haberdar olabilirsiniz!

Topluluğa katıl, teorilerini paylaş ve yeniliklerden haberdar ol!

Discord'a Katıl!