title mobile

Bölüm 126: 24. Sahne — Değiştirilebilen Şeyler VI

Onu görünce biraz şaşırdım. <Silahlı Bölge> değil de <Silahlı Kale> mi? Gong Pildu'nun stigması 10. seviyeyi geçmiş ve bir sonraki aşamaya evrilmiş olmalıydı.

[Özel mülke izinsiz girdiniz!]

Vay be. Bu mesajı bu kadar sevinçle karşılayacağımı asla hayal etmezdim.

"Uwaah! Acıyor! Bu da ne böyle?!"

Yüz kadar taret aynı anda ateş açmış gibiydi; Japonlar acıyla çığlık attı. Tek tek atışları güçlü değildi ama binlercesinin yağmuru altında Felaketler bile dayanamazdı. Üstelik hâlâ hareket edemedikleri için hasar daha da büyüktü.

Dududududu!

Bedenlerinde mermilerin isabet ettiği yerlerden ince kan akıntıları süzüldü.

"Gözüm! Gözüm!"

"Ne?! Ne oluyor lan?!"

Mermiler, boş nokta bırakmayacak kadar yoğun bir ateş ağı hâlinde uçuyor ve Japon cisimleşenlerin hayati noktalarını parçalayıp geçiyordu. Çığlıklar içinde vurulup yere yığıldılar.

"Tam ileri!"

Görünüşe göre ormanın girişinde saklanmış olan soin ordusu da şimdi saldırıya katıldı. Normal şartlar altında pek yardımları dokunmazdı ama Felaketlerin üzerinde açılmış küçük delik yaraları yüzünden durum farklıydı. Küçük bıçaklar o yaralara saplanıyor, Felaketleri peş peşe feryat ettiriyordu.

Sonra tok bir ses çınladı: "Burası benim toprağım, izinsiz girmeyi bırakın da defolup gidin."

Kale Lordu'ndan bekleneceği gibi. Başka bir dünyaya geldikten sonra bile araziyi özel mülkü ilan etmişti. On Kötü'ye boşuna On Kötü denmiyordu.

Japonlar yaralılarına destek olup bağırdı: "G-Geri çekilin! Dönüyoruz!"

Muhteşemdi. Taretlerin boyutu, Gong Pildu'nun da minyatürleşmeye uğradığını gösteriyordu ama bu hâliyle bile üç Felaketle başa çıkabilecek kadar güçlenmişti.

Gümbüüür.

Arkamı döndüğümde yerden küçük bir kalenin yükseldiğini gördüm. Hâlâ biraz kabaydı ama Kale Lordu unvanını artık hak ettiğini kabul etmem gerekiyordu.

"Waaaaahhhhh!"

"Kazandık! Felaketleri yendik!"

Sevinç içindeki soinler, kalenin çevresinde toplanırken zafer çığlıkları atıyordu. Kalenin tepesinde iki kişi duruyordu. Biri Gong Pildu'ydu, diğeri ise...

"Burası nasıl senin toprağın oluyor? Burada özel mülkiyet kavramını tanımıyorlar bile."

"Küçük kızın teki bana böyle saygısızca cırlıyor..."

[Birinin dikkatsizce ve kaba biçimde konuşmasını anlatan argo bir ifadedir; ses, kalemin kâğıda sürtünürken çıkardığı gıcırtıya benzetilir.]

"Hmm, bu Tanrıça-nim'e biraz daha nezaket göstermen gerekmez mi?"

...Bu ses...?

Soinler bir kez daha tezahürat yaptı.

"Çok yaşa Tanrıça-nim! Yaşasın!"

...Tanrıça-nim?

Kalenin tepesindeki kadın beni fark edince aşağı atladı. Kısa elbisesi esintide dalgalanırken yere hafifçe indi. Kendine has o kibirli bakışlarından yüzündeki gururlu ifadeye kadar, onda hiçbir şey değişmemişti. Soinler, attığı her adımda Musa'nın önündeki deniz gibi iki yana ayrılıyordu.

[Musa, İbrahimî dinlerde ünlü bir peygamberdir. Mısır'dan Çıkış sırasında İsrailoğullarını kölelikten kurtarıp götürmüş ve bu sırada asasıyla Kızıldeniz'i ikiye ayırmıştır.]

Sırıtarak, "Vay be, harbiden olmuşsun ha?" dedim.

Tam önümde durdu ve parmağıyla çenemi kaldırdı.

"Uzun zaman oldu, Kim Dokja. Hâlâ her zamanki kadar tipsizsin."

Peaceland'in Tanrıçası hâline gelmiş Han Sooyoung'la bir kez daha karşılaşmıştım.



Kaleye doğru yol alırken Han Sooyoung, başına neler geldiğini anlattı.

"Sokakta yürüyordum, hayatta kalanlarla dolu bir otobüs bana çarptı."

"Sonra?"

"Gözlerimi açınca buradaydım."

"Bunun neresi mantıklı? Ya Gong Pildu?"

"Han Nehri'ne düşüp burada uyandığını söyledi."

"...Bu ne, fantastik roman mı?"

"Şu an nerede olduğumuzu unuttun mu?"

Konuşmamız aşağı yukarı böyleydi.

Saçma bulmuş gibi karşılık vermiş olsam da, TWSA dünyasında bu tür şeyler aslında mümkündü. Han Nehri'ne atladıktan ya da bir otobüsün çarpmasından sonra başka bir dünyaya düşen epey geri dönen vardı. Yine de bir senaryo sırasında böyle bir şey yaşamak... O dokkaebi piçleri ne halt ediyordu?

"Bu arada, şu 'tanrıça' meselesi. Sana öyle demelerini sen mi istedin?"

Han Sooyoung eteğinin ucuyla oynarken homurdandı: "Vay be, seni kurtarmak için kendimi paralıyorum, karşılığında teşekkür yerine soru yağmuru yiyorum."

"Ne saçmalıyorsun? Söyle işte."

"Benim kim olduğumu unuttun mu?"

"Ha?"

"Kafa boyunla birlikte zihinsel kapasiten de mi küçüldü?"

Düşününce, bu aptalca bir soruydu. Han Sooyoung, Seul Kubbesi'nde kalan tek Kâhin'di. Üstelik Dünya'daki bir gün, Peaceland'de üç güne denk geliyordu. Bir haftadır ayrıydık, yani onun Peaceland'de geçirdiği süre yaklaşık üç hafta olmalıydı. Geleceği biliyordu ve yalnızca bir haftada Kâhinlerin Kralı olmuştu; o hâlde Peaceland'de üç hafta verildiğinde onun bir tanrıça hâline gelmesi o kadar tuhaf olmayabilirdi...

Hayır, hâlâ tuhaf. "Kraliçe" olmasını anlarım ama "tanrıça" mı?

"Vay, siz iki dangalak bayağı aynı frekanstasınız ha?"

Sese doğru döndüm ve Gong Pildu'nun ekşi bir suratla bizi izlediğini gördüm. Bunu yapmayı planlamamıştım ama söylemem gereken bir şey vardı.

Bir an tereddüt ettikten sonra seslendim: "Gong Pildu."

"Ne."

"Özür dilerim."

"Bu ne saçmalık?"

"Sizinle daha iyi ilgilenmediğim için özür dilerim."

"...Sanki ben senden bunu istemişim gibi konuşuyorsun."

"İçtenlikle pişmanım. Size en derin minnettarlığımı sunarım," dedim, samimi olduğumu göstermek için resmî bir dille.

Açıkçası beşinci senaryo sırasında onunla fazla ilgilenemeyecek kadar meşguldüm; üstüne bir de bu sefer beni kurtarmıştı. Savunma Ustası'nın sponsoru olacağım diye nasıl büyük laflar ettiğimi düşününce utandım.

[Savunma Ustası takımyıldızı özrünüzle alay ediyor.]

"...Cık."

Acaba burada asıl "aynı frekansta" olan ikili hangimiz?

[Savunma Ustası takımyıldızına 5.000 jeton sponsor oldunuz.]

[Savunma Ustası takımyıldızı isteksizce başını sallıyor.]

Gong Pildu bana ters ters bakmayı bıraktı ve keskin bir hareketle başını çevirdi.

"Bir dahakine daha düzgün yap," diye tersledi.

Göbeği en az gururu kadar şişkin olan bir adamın böyle davranmasını görmek hakikaten seyirlikti. Her hâlükârda ikisi de soin'e dönüşmüş olsalar bile hayatta olduklarına sevindim.

Ha? Bir dakika, "soin'e dönüşmüş olsalar bile" mi...?

Bir süre onlara bakıp kendi kendime düşündüm: Bunlar niye Felaket olmayı bırakmayı seçti ki? İkisi de kahraman arketipi değil.

"Teşekkürlerimizi sunmaya geldim."

Arkamı döndüğümde, böceklere binip kaçan ekibimin bize yaklaştığını gördüm. Veronica Kalesi'ne giderken Gong Pildu'nun grubuyla karşılaşmışlardı. Lee Hyunsung öne çıkıp önce eğildi.

"Bizi kurtardığınız için teşekkür ederim. Gong Pildu-ssi ve Han Sooyoung-ssi olmasaydı ölürdük."

"Gerek yok. Sadece yapmam gerekeni yaptım."

Han Sooyoung hafifçe gülümsedi ve ellerini salladı. Artık maske takmış bir şeytanın neye benzediğini biliyordum.

Lee Jihye onu süzdü ve sordu: "Affedersiniz, güçlü unnie?"

"Evet?"

"Savaş gücünüz neredeyse bir Kral seviyesinde ama daha önce tanıştığımızı sanmıyorum. Hangi gruptandınız?"

Bu insanların Han Sooyoung'un gerçek görünüşünü, bir Avatar yerine ilk kez gördüğünü hatırladım. Başka bir deyişle, ekip onun Birinci Havari olduğunu bilmiyordu.

Han Sooyoung bana baktı, ben de onun yerine cevap verdim: "Şey, o..."

Lee Jihye bu kızın kim olduğunu öğrenirse kesinlikle kendini tutmazdı. Havariler Chungmuro'ya saldırdığında en çok zarar gören oydu. Han Sooyoung'un kimliği açığa çıkarsa ekip altüst olurdu ve iş kan dökülmesine bile varabilirdi.

Sonunda gözlerimi kapatıp vicdanıma ihanet etmeye karar verdim.

"Sadece eski bir arkadaş. Kişiliği biraz yamuktur, bu yüzden kendi başına takılmayı sever."

"Arkadaşın mı?"

"Evet, senaryolar başlamadan önce tanıyordum."

Bize "arkadaş" denir mi bilmiyorum ama... Neyse, önemi yok. Zaten hiç arkadaşım yok ki.

Han Sooyoung'un yüzünü göremiyordum çünkü başı eğikti.

"Araya girdiğim için özür dilerim ama... Bir şey sorabilir miyim?"

Garip atmosferi bozan kişi, kafesten kurtardığım Japon Asuka Ren'di. Han Sooyoung, artık onun kim olduğunu sorar gibi benimle onun arasında bakındı. Lee Jihye de aynısını yaptı.

"...Peki bu güzel hanımefendi de kim, Ahjussi? O da mı 'sadece arkadaş'?" diye biraz alaycı bir sesle fısıldadı. "Güçlü görünüyor."

Lanet çocuk.

"Bu Asuka Ren. O... Japonya'dan bir cisimleşen, arkadaşım değil. Tutsak tutulduğu için onu kurtardım."

"Bunu neden yaptın? O da Japon."

"Bu savaş Japonya ile Güney Kore arasında değil. Soinler ile Felaketler arasında."

Lee Jihye memnun olmasa da ikna olmuş şekilde dudak büktü.

Han Sooyoung bana fısıldadı: "Bu ne böyle? Orijinal romanda var mıydı?"

"...Bilmiyor musun?"

"Sıkıcı romanları yarıda bırakırım. Çarpık kişiliğimdendir belki."

Yüzüncü bölüme kadar okumuştu, yani 3. ve 4. turlara aşina olmalıydı... Ah, belki Asuka Ren henüz büyük bir rol oynamıyordu?

Asuka Ren endişeyle Han Sooyoung ile bana bakındıktan sonra tekrar söze girdi: "Affedersiniz, soruma gelince..."

"Ah. Lütfen, sorun."

"Peaceland'in kuzey bölgesinin kontrolünü şimdiden nasıl geri aldınız?"

Doğru. Bildiğim Asuka Ren'in bunu merak etmesi mantıklıydı.

Han Sooyoung, "Kim Dokja, ne diyor bu?" diye sordu.

"Nasıl onların tanrıçası olduğunu soruyor."

"Ha, o mu?"

Diğerleri de sorunun anlamını kavradı ve meraklı gözlerle Han Sooyoung'a baktı. Bunun tam olarak nasıl olduğunu ben de merak ediyordum. Ne kadar hızlı büyüyebilirse büyüsün, başka bir dünyanın tanrıçası olmak yalnızca güçlenmekten bambaşka bir meseleydi.

"Sana söyledim ya. Şu ahjussi'yle ben buraya ilk düştüğümüzde kendimizi Veronica Kalesi'ne yapılan bir kuşatmanın tam ortasında bulduk."

"Bir baskın sırasında mı?"

"İlk kafileden bazı Japon katılımcılar Veronica'ya saldırıyordu."

"Sonra?"

"Sonrası ne? Ölülerden ganimetleri toplayıp sıvışmayı planlıyordum sadece, ama Japon veletler tepemi attıran bir şey söyledi, ben de..."

"Onları öldürdün mü?"

Masum masum ıslık çaldı.

Bir an ne diyeceğimi bilemedim. Hikâyesinin nasıl geliştiğini ancak şimdi anlıyordum. Veronica Krallığı, Felaketler yüzünden yok olmanın eşiğine gelmişti. Tam o anda, kaosun ortasında, iki kişi birden kalenin merkezine düşmüş ve davetsizleri öldürmeye başlamıştı. Han Sooyoung ve Gong Pildu, soinlerin gözünden tanrılar gibi görünmüş olmalıydı.

"Şey... Küçüleceğimi bilseydim yapmazdım."

"Senaryoyu okumadın mı?"

"Sokakta yürürken birden bir yere düştüm. Bunun altıncı senaryo bölgesi olduğunu nereden bilecektim?"

...Japonların bizi görür görmez saldırmasının nedeni buydu demek. Bu iki kişi, Kore karşıtı hislerinin sebeplerinden biriydi.

"Sizin yüzünüzden biz—"

"Ah, anlıyorum."

Bu terk edilmiş dünyanın kalesi, ovanın ötesinden yavaş yavaş görüş alanımıza girdi. Hepimiz o kaleye, daha doğrusu yıkık kaleye baktık. Felaketlerin izleri surların üzerine kazınmış gibi duruyordu ve ezilip geçilmiş başkente dağılmış ağlayan insanlar görünüyordu.

"Tanrıça-nim!"

"Tanrıça-nim geri döndü...!"

Vatandaşlar ezici bir felaketle yüzleşmekten zayıf ve bitkin düşmüştü. Pejmürde görünümlü kalabalık, yıpranmış yüzlerle bizi karşılamak için topallaya topallaya dışarı çıktı. Felaketler tarafından evlerinden koparılmış ve senaryoda basit sahne dekorlarına indirgenmiş bu küçücük insanların taşıdığı umutsuzluğun ağırlığını hissedebiliyordum.

Han Sooyoung burukça gülümsedi.

"...Çoktan geldik. Lanet Peaceland."

Sözlerini duyunca şimdiye kadar ne kadar şanslı olduğumuzu bir kez daha fark ettim. Fakat bu değişecekti. Felaketlere karşı mücadele daha yeni başlamıştı ve yenilgisi baştan belli bir savaşı sürdürmemiz gerekecekti.

Bize doğru yürüyen insanlara baktım. Geçmişten gelen Dünyalılara benziyorlardı. Ne kılıç ustaları vardı, ne 9. çember başbüyücüleri; "sistem" kullanımları bile sınırlıydı. Sözde "klasik fantezi" dünyasına ait olanlar, ne kadar direnirlerse dirensinler diğer dünyalılar tarafından yağmalanmaya mahkûmdu. Ve bu dünyanın kimin eseri olduğunu biliyordum.

"Asuka Ren."

Kızıl saçlı güzel kadın seslenişimle irkildi ve bana baktı. Bu senaryonun anahtarı oydu. TWSA'yı okumuş olsam bile, konu Peaceland olduğunda bu dünya hakkında benden daha fazlasını biliyordu.

"Lütfen Kore grubuna katıl. Yardımına ihtiyacımız var."



RoS: Peaceland halkı gerçek bir tanrıçaya sahip. Çok şanslılar...

Önceki Sonraki

Hata ve önerilerinizi Discord Sunucumuza katılarak paylaşabilir ve yeni bölümler yayınlandığında anında haberdar olabilirsiniz!

Topluluğa katıl, teorilerini paylaş ve yeniliklerden haberdar ol!

Discord'a Katıl!