Bölüm 187: 35. Sahne — 73. İblis Kralı VI
Ekip üyeleri hâlâ keder içinde bana bakıyordu. Yüzlerinden, son birkaç saniyede olan biteni kavrayamadıkları açıkça okunuyordu. Dudaklarından kan damlayan Yoo Joonghyuk ise şoka girmiş bir hâlde, onu savurup çarptığım duvarın dibinden henüz doğrulamamıştı. Bir süre onlara bakıp salonun duvarına göz attım; cilalı siyah taşa kendi suretim yansıyordu.
Kürek kemiklerimden kara kanatlar filizlenmiş, başımdan küçük boynuzlar yükselmişti. İblis enerjisinin izleri tenime dağlanmıştı. Bedenim normalin üç dört katı büyüklüğe ulaşmıştı; kaslarım, kendimi kasmasam bile belirgin biçimde kabarık duracak kadar irileşmişti.
"B-Bu delilik! Dokja-ssi nasıl İblis Kralı olur…?"
"Böyle boktan bir şeyden hiç bahsetmemiştin! Şimdi ne halt edeceğiz?!"
Yoo Sangah'la Lee Jihye bağırırken Jung Heewon, Lee Hyunsung, Lee Gilyoung, Shin Yoosung… hatta Gong Pildu'yla Cho Yeongran bile bana şaşkınlıkla bakıyordu.
Bakışlarına karşılık verip konuştum: "Bundan sonra beni avlamak zorundasınız."
[73. İblis Kralı'nın ilk evresi başladı.]
[Baskının süre sınırı 30 dakika.]
"Vakit yok. Çabuk başlayın."
Bedenim dehşet verici bir aura yaymaya başladı. Dayanıklılığım öyle akıl almaz bir boyuta ulaşmıştı ki kılımı bile kıpırdatmadan bütün darbeleri sineye çeksem dahi, hepsi bir araya geldiğinde süre dolmadan beni tüketip tüketemeyeceklerinden emin değildim.
Jung Heewon'la Lee Hyunsung çaresizlik içinde bana haykırdı.
"Seninle savaşmak istemiyorum, Dokja-ssi!"
"Bu emre uyamam!"
Onları suçlayamazdım. Yerlerinde olsaydım ben de tereddüt ederdim. Bu yüzden yüzüme kasten oturttuğum tebessümü açıkça görmelerini sağladım.
"Herkes neden bu kadar ciddi, anlamıyorum. Kim olduğumu unuttunuz mu? Ben Kim Dokja'yım. Ölsem bile yaşarım."
Sözlerim, o saf kalpli Lee Hyunsung'u gözle görülür biçimde sarstı.
"…Bu sefer de yeniden dirilecek misiniz?"
"Evet."
"Ama duyduğuma göre—!"
"Onu sadece Yoo Joonghyuk'u kışkırtmak için söyledim."
Yüzlerinde çelişkili duyguların belirmesi için [Kışkırtma]'yı kullanmam bile gerekmemişti. Muhtemelen bana duydukları güven, beni kılıçtan geçirmek zorunda kalmanın ağırlığıyla çatışıyordu.
"Bana inanın. Mümkün olan en iyi yol bu."
Sonunda bana saldırmaktan başka çareleri kalmadı. Başka hiçbir çıkar yol yoktu; beni öldürmezlerse buradaki herkes can verecekti.
Han Sooyoung, gözlerinde korkunç bir ifadeyle bana dik dik bakıyordu. Ağzını açmasına fırsat kalmadan ona sessizce bir işaret verdim.
‘Han Sooyoung.’
Dudaklarımı okuduğu anda beti benzi attı.
‘Bunu sen yapmalısın. Yalnızca sen yapabilirsin.’
Bunu o da ben de çok iyi biliyorduk. Ekip üyeleri diğer bütün cisimleşenlerden daha güçlüydü ama böylesi anlarda harekete geçecek kararlılıktan yoksundu. Öte yandan Han Sooyoung buradaki en gerçekçi kişiydi; vaziyeti herkesten hızlı tartabilirdi.
Dişlerinin arasından tısladı: "…Hep böylesin, Kim Dokja. Beni duygusuz bir canavar falan mı sanıyorsun?"
Bana son bir kez bakıp ekip üyelerine döndü. Herkesin bakışları ona kilitlenmişti. Ağzından çıkacak sözler her şeyi belirleyecekti.
Han Sooyoung kısa bir nefes çekip ağır bir sesle konuştu: "Toplayın kendinizi. Hepiniz burada bok yoluna gebermek mi istiyorsunuz lan?"
Gülümsedim. Evet, iyi iş çıkarıyordu.
"Kim Dokja'yı öldürmek zorundayız."
İşte bu, benim tanıdığım Han Sooyoung'du.
"Hayır! Olmaz, hyung!"
Lee Gilyoung bana doğru fırladığı anda Han Sooyoung onu ensesinden yakalayıp geri çekti.
"Bana bak, aptal velet." Çocuk soluk soluğa çırpınınca yakasına yapışıp hırladı: "Kes şu tepinmeyi. Onun yerine sen mi gebermeyi planlıyorsun?"
"A-Ahhh…!"
"Aynısı geri kalanınız için de geçerli. Hiçbirinizin kendini feda etmeyeceğini adım gibi biliyorum, o yüzden bana ikiyüzlülük taslamayın. Madem herif sizin yerinize ölecek, adam gibi teşekkür edin de savurun şu lanet kılıçlarınızı!"
VIŞŞŞT!
Sayıları onlarca artmış klonları hep bir ağızdan konuştu.
"Kim Dokja'nın geri dönüp dönmeyeceği zerre önemli değil! Bilmeniz gereken tek bir şey var: Onu önümüzdeki otuz dakika içinde öldürmezsek nalları dikecek olan biz oluruz!"
Klonları, kan çanağına dönmüş gözlerle üzerime çullandı.
Dudaklarımı sessizce oynatarak ona ‘Teşekkür ederim,’ dedim.
Dudağını kanatacak kadar sert ısırıp hançerini bana savurdu. Üzerime sağanak gibi yağan darbeler tenimi zar zor çizebiliyordu; ama bu daha başlangıçtı.
Yoo Sangah bakışlarımı yakalayıp ağır ağır ayağa kalktı.
"Dokja-ssi."
Kendi kararını vermiş gibiydi; gözlerinde tarif edilmez duygular girdap gibi dönüyordu. Han Sooyoung'un aralıksız inen darbeleri altında yalnızca başımla onayladım.
"Başkalarına sebepsiz yere zarar verecek biri olduğunuzu düşünmüyorum. Gizli bir planınız var, değil mi? Bütün bu durumu da o yüzden mi yarattınız?"
"Evet, öyle."
"Gerçekten mi?"
Yoo Sangah ağlıyordu.
"…Bu sefer de sana güvenmeliyim, değil mi? Her zaman yaptığım gibi…"
Sanki bunun olacağını başından beri bildiğini bana anlatmak istercesine. Sanki kendi yüreğine su serpmeye çalışırcasına. Gözyaşlarını silip—şın—hançerini çekti ve dövüşe katıldı.
Han Sooyoung'un dudakları seğirdi.
"…Bugün salya sümük ağlamaktan başka bir şey yapmazsın sanıyordum. Ama bak sen şu işe."
"Sus."
İki kadının savurduğu hançerler omuzlarımı ve sırtımı sıyırıp geçiyordu. İkisinin de saldırı gücü hâlâ yetersizdi. Geriye yalnızca yirmi beş dakika kalmıştı; planı hayata geçirmek için pek vakit yoktu.
Lee Hyunsung'a baktım.
"Lee Hyunsung-ssi, yoldaşlarını ölüme mi terk edeceksin?"
"…"
"Bir daha asla tek bir mermi kovanı bile kaybetmeyeceğini söylememiş miydin?"
"D-Dokja-ssi…"
"Göz kulak olman gereken mermi kovanı bir tane değil."
Lee Hyunsung'un gözleri fırtınaya tutulmuş bir deniz gibi çalkalanıyordu.
[Takımyıldızı Çeliğin Efendisi derin düşüncelere daldı.]
Lee Hyunsung'un kararını vermesi uzun sürmedi. Göğe doğru kükreyip <Çelikleşme>'yi etkinleştirerek üzerime hücum etti.
KVAANNG!
Kaya gibi sağlam bedeni bana öyle şiddetli çarptı ki görüşüm sarsıldı. Dibime kadar sokulup <Yüce Dağ Darbesi>'ni indirdi; öyle ki saldırmaktan çok bana sımsıkı sarılıyor gibiydi.
Bu ayı gibi adamı bir daha ne zaman böylesine hıçkıra hıçkıra ağlarken görecektim ki?
Tatatatatata!
Ardından büyü taretlerinin ateş sesleri yükseldi. Sesin geldiği yöne bakıp sessizce gülümsedim.
「 İşte tam da bu yüzden senden nefret edemiyorum. 」
Kaşlarını çatabildiği kadar çatan Gong Pildu, <Silahlı Kale>'sinden yaylım ateşi yağdırıyordu. Elbette ben de öylece durup dayak yemekle yetinmiyordum.
[Senaryonun Tutarlılığı bedeninin kontrolünü devralıyor.]
Bedenim, irademden bağımsız olarak İblis Kralı'nın bir sonraki evresinin hareketlerini sergiliyordu. Gerçi ekip üyeleri bunun üstesinden gelebilirdi; çünkü bu, artık bildikleri saldırı kalıplarını izlemeye başlayacağım anlamına da geliyordu.
"Herkes odaklansın. İkinci evredeyiz."
73. İblis Kralı, ikinci evreden itibaren geniş alan saldırılarını devreye sokardı. Bunları savuşturabilmek için özel bir desteğe ihtiyaçları vardı.
"Cho Yeongran-ssi."
Ona baktığım anda Jeon Woochi'nin gücünü ödünç alıp [Qimen Düzeni]'ni etkinleştirdi.
Vuuung.
Yaydığım iblis enerjisi, havalandırma fanının çektiği hava gibi onun açtığı yarığa emildi. İblis Kralı'nın enerjisini çekip boşaltmayı sürdürdükçe yüzü hızla kireç kesiliyordu.
Dudaklarından süzülen kanı silerken fısıldadı: "Sookyung-ssi çok üzülecek."
"Başka çıkar yol yok. İkimiz de hep böyle yaşadık. Lütfen anneme iyi bakın."
İblis enerjisi yatışınca ekip taarruzunu tazeledi. Ama verdikleri hasar hâlâ yetersizdi. Bakışlarım henüz dövüşe katılmayanlara kaydı.
Lee Jihye dudaklarını ısırıp nihayet kılıcını kınından çekti.
"Ahjussi, sakın sonra benden intikam almaya kalkma."
"Almam."
Cevabım üzerine güçsüzce gülümsedi.
"…Zaten sponsorum yalnızca Tarihi bir takımyıldızı; saldırılarım zayıf kalır, canını pek yakmaz."
"Chungmugong'un potansiyelinin sınırı bu değil. Yakında bunu kendi gözlerinle göreceksin, Jihye-ya."
Lee Jihye, <Kılıcın Şarkısı>'nı etkinleştirip zayıf noktalarıma yüklendi. Saldırıları üst üste bindikçe tenimde hafif bir sızı hissetmeye başladım. Bedenimi dizginlemeye yetiyordu. Artık son darbeyi indirebilecek birilerine ihtiyacımız vardı.
"Jung Heewon-ssi."
Jung Heewon başını kaldırıp sanki bu anı bekliyormuşçasına kılıcını ağır ağır kınından sıyırdı.
"O zamanlar… Bana ne söylediğini hatırlıyor musun?"
"Neydi?"
"Benden yoldaşın olmamı istemiştin."
Hatırlıyordum. Sinema Zindanı'nda ondan güvenebileceğim bir yoldaş olmasını istemiştim.
"Yoldaşınızdan yapmasını istediğiniz bok bu mu, Dokja-ssi?"
Ne söyleyeceğimi bilemedim.
"…Böyle yoldaş mı olur?"
Kılıcını havaya kaldırıp üstüme atıldı.
"Ancak seni öldürerek hayatta kalabiliyorsam ben ne biçim bir yoldaşım?!"
[Kötü Katliamı]'nı etkinleştirip bedenimi kıyasıya doğramaya başladı. Yine de açabildiği yaralar derin sıyrıklardan öteye geçemedi.
"Yoldaş olduğumuz gün sana güvenmiştim," dedim. "Bu yüzden şimdi de canımı sana emanet ediyorum."
"…"
"Heewon-ssi, bütün yüreğinle saldırmalısın. Yeniden dirileceğimi düşün yeter, var gücünle sapla kılıcını."
"Siz cidden…"
Kendi ellerimle yetiştirdiğim kılıç olan Jung Heewon'un bedeninden <Cehennem Alevlerinin Azabı>'nın alevleri yükseliyordu. Odaklanmaya başlayınca gözleri kızıla büründü. Onun gerçek gücü, [Kötülüğün Yargıcı] <Cehennem Alevlerinin Azabı>'yla harmanlandığında en parlak hâlini alıyordu. Ve tesadüfe bakın ki yeni İblis Kralı Kim Dokja, yakılmak için kusursuz bir hedefti.
[Kurgusal karakter Jung Heewon, "Yargı Saati" özel becerisini etkinleştirdi!]
[Mutlak İyi safındaki takımyıldızlarının çoğu, bu becerinin etkinleştirilmesini onayladı.]
[Yalnızca bir takımyıldızı, bu becerinin etkinleştirilmesine şiddetle karşı çıktı.]
[Becerinin etkinleştirilmesi iptal edildi.]
Jung Heewon şaşkınlık içinde bana bakakaldı. Bakışlarını göğe yönlendirmek için başımı kaldırdım. Kimin itiraz ettiği apaçıktı.
"Alevin İblisvari Yargıcı."
[Takımyıldızı Alevin İblisvari Yargıcı, acıyla yüzünü buruşturup gözlerini örtüyor.]
"…Uriel."
Çuçuçuçuçu!
Andığım gerçek isme karşılık hava kıvılcımlarla doldu.
"Lütfen [Yargı Saati]'nin etkinleştirilmesini onayla."
[Takımyıldızı Alevin İblisvari Yargıcı başını şiddetle iki yana sallıyor!]
"Onaylamazsan cisimleşenin ölecek."
[Takımyıldızı Alevin İblisvari Yargıcı, onaylarsa senin öleceğini söylüyor.]
Bütün takımyıldızları onun gibi olsaydı ne güzel olurdu. Canını yakmak zorunda kalmam içimi burkuyordu.
"Sen de zaten biliyorsun, Uriel. Bu da o hikayelerden yalnızca biri," dedim, tıpkı bir dokkaebi gibi. "Bugüne dek nice insanın ölümüne şahit olmuşsundur."
[Takımyıldızı Alevin İblisvari Yargıcı umutsuzluğa gömüldü.]
Yalnızca bu mesajlardan bile, Ziyafet'te gördüğüm o küçük, güzel meleğin…
[Takımyıldızı Alevin İblisvari Yargıcı gözyaşları içinde başını iki yana sallıyor.]
…başını iki yana sallayarak ağlayışını bütün canlılığıyla gözümün önüne getirebiliyordum. "İblisvari" niteleyicisi ona hiç mi hiç yakışmıyordu.
"Yapman gerekeni yap. Bu hikayeyi ancak o zaman tamamlayabiliriz."
[Takımyıldızı Alevin İblisvari Yargıcı yukarıdan sana bomboş gözlerle bakıyor.]
Ardından beklediğim mesajı duydum.
[Mutlak İyi safındaki bütün takımyıldızları, "Yargı Saati" özel becerisinin etkinleştirilmesini onayladı.]
Nihayet Jung Heewon'un bedeninden kan kızılı bir aura sızmaya başladı.
"…Lanet olsun, şu boktan becerinin adından cidden nefret ediyorum."
Bedeninden yayılan [Yargı Saati]'nin alev alev yanan aurası, kılıcına işlenmiş <Cehennem Alevlerinin Azabı>'nın gücüyle birleşip hırçın bir Büyü Gücü dalgası doğurdu.
Dünyadaki bütün kötülüğü kökünden kazıyacak güç.
Ardından Jung Heewon'un, o güçten doğan yargının yüce alevlerine bürünmüş kılıcı İblis Kralı'nın göğsünü boydan boya yardı.
RoS: Uriel... (Manhwa efsane burada)
🎨 Bu bölümün manhwa uyarlaması:
📖 Manhwa Bölüm 217