title mobile

Bölüm 168: 32. Sahne — Kim Dokja'nın Aşkı VII


Henüz adı olmayan takımyıldızı. Shin Yoosung, bu sözlerin kimi işaret ettiğini pekâlâ biliyordu.


「 Ahjussi. 」


Belki yalnızca bir bakıştı ama nice insan, hayatının en önemli anlarında kendisine yönelen bir 'bakıştan' yoksun kaldığı için ölmüştü. Bu bakımdan Shin Yoosung şanslıydı.


[Takımyıldızı (henüz adı yok) başıyla onaylıyor.]


Yalnızca kendisine ayrılmış o bakışı üstünde hissederek öne doğru bir adım attı. Yapabilirdi. Bacakları uyuşmuş, dudakları kilitlenmişti; yine de başarabileceğinden adı gibi emindi.


Bir adım. Sonra bir adım daha.


Sonunda çocuğun küçücük elleri canavarın derisine değdi. Bedenindeki ufak bir yaranın üzerinde parmaklarını gezdirince canavarın gözleri irileşti. Shin Yoosung ancak o zaman canavarın gözlerinin içine baktı. Hatta bakışlarını kaçıran, canavarın ta kendisiydi.


"Bana bak."


Dikkatle bakınca, canavarın aldığı tek yaranın bu olmadığını gördü. Derisinin her yanı sayısız yara iziyle kaplıydı.


Hırrrr…


Canavar usulca hırladı. Muhtemelen bunlar, daha önce kimsenin şefkatle bakmadığı yaralardı. İzler çok, çok uzun bir zamanda birikmişti; bu canavarın varoluşunun özüydüler. Onu güçlü kılan bu yaralardı. Ama onu yapayalnız bırakan da yine bu yaralardı.


Shin Yoosung'un yüzü, o acıyı kendisi duyuyormuşçasına buruştu.


"Sırf canın yandı diye bir canavar olmak zorunda değilsin."


Yara izlerini ağır ağır, teselli edercesine okşadı. Ne kadar zaman geçerse geçsin iyileşmeyecek yaralardı bunlar; yine de vazgeçmeyecekti. Bu dünyada mucizeler vardı. Tıpkı Kim Dokja'nın 41. Turdaki Shin Yoosung'u kurtarması gibi, iyileştirilemeyenler bile kurtarılabilirdi.


Canavarı esir tutan Devridaim'in köklerine baktı. Muhtemelen bütün ömrünü orada hapsolmuş hâlde geçirmişti.


Ceplerini karıştırıp altın renkli bir meyve çıkardı. Bu, Kim Dokja'nın ona verdiği Ganimet Kutusu'ndan düşen SSS Sınıfı eşya, Kadim Canavarın Meyvesi'ydi. Standart [Terbiye Etme] becerisinin yetmediği yüksek Mertebeli canavarları terbiye etmekte kullanılabilen, tek kullanımlık bir eşyaydı.


Canavar başını eğerken Shin Yoosung ona usulca seslendi: "Buradan birlikte çıkalım."




Ani bir deprem Cennet'in dört bir yanını sarsıyordu.


Olayların bu beklenmedik seyri karşısında afallayan Reinheit haykırdı:


[Kh! Öhö! B-Bu da nedir…?!]


Devridaim birden dağılmaya başladı. Onu besleyen enerji başka bir yöne aktıkça bitkinin sarmaşıkları ve yaprakları azar azar soldu. Reinheit bir terslik olduğunu anladığında, kurumuş saplar çoktan pul pul dökülüyordu.


[Graaaah! N-Neden! Neden sen…!]


Kan kusarcasına öksürürken ağzından oluk oluk özsu boşaldı.


KITIR KITIR!


Bir şey, Devridaim'in tabanını kemirip parçalıyordu. O güçlü dişler sert köklere her saplandığında Reinheit, kendi eti lime lime ediliyormuşçasına çığlık atıyordu. Bütün ömrünü Cennet'in köklerine prangalı geçirmiş olan o varlık, şimdi o kökleri acımasızca söküp atıyordu.


GÜMMMM!


Güç kaynağı kesilen Devridaim, çok geçmeden çökmeye başladı.


[B-Bu olamaz… Bu imkânsız…!]


Derken toprağın altından devasa bir varlık fışkırdı. Daha önce dünyaya hiç ifşa olmadığından henüz bir sınıfı yoktu. Dev bir ejderhanın cüssesine, bir iblisin kanatlarına ve bir böceğin petek gözlerine sahip bir canavardı bu. İblislerin, böcek krallarının ve sair canavar türlerinin melezlenmesiyle vücut bulan o nihai yaratık göğe yükselirken, aralarında Yoo Joonghyuk'un da bulunduğu Cennet'teki herkes bu mucizeye tanıklık etti.


"…Kimera Ejderhası."


Cennet'in yarattığı gerçek canavar buydu işte. Şu anki gücü ancak 2. Sınıfa yaklaşıyordu ama potansiyeli 1. Sınıf bir türün bile ötesindeydi. En dipten başlamış olmasına rağmen, bütün canavar türlerinin en güçlüsü olan Ejderha ırkını dahi tehdit edebilirdi. Ve sırtında, burunlarından hâlâ kan damlayan Shin Yoosung ile Lee Gilyoung oturuyordu.


Jung Heewon sevinçle haykırdı: "Yoosung-ah! Gilyoung-ah!"


İki gözü pek velet sonunda bunu da başarmıştı.


The two children had done it after all

* Resmi Roman Görseli

KRAAAAAH!


Kimera Ejderhası'nın kükremesini duyan Cennet'teki bütün canavarlar bir anda darmadağın oldu. Kimi yeniden yeraltına çekildi, kimi korkudan olduğu yerde öldü, kimi de surların ötesine kaçabilmek için can havliyle çırpındı.


Bu hengâmenin ortasında, Devridaim'den kopan Reinheit sendeleyerek kaçmaya yeltendi. Yoo Joonghyuk ise bu fırsatı kaçırmadı.


Şın!


Gök Yaran Kılıç Ustalığı'nın gücüyle ileri atılan kılıç, iblisin bitap düşmüş bedeninden tertemiz geçti.


"Ah… Uğh… Khh…"


Reinheit'in ağzından kara kan fışkırdı. Ne kadar güçlü bir iblis olursa olsun, kalbi delinmişken hayatta kalamazdı. Yoo Joonghyuk ve ekip yaklaşırken yavaşça yere yığıldı.


Ayak seslerini duyan, can çekişen Cennet'in Lordu konuştu: "Ha, haha… Demek nihayetinde… bütün bunlar… daha yüce Mertebeli varlıklar için… basit bir eğlencelikten ibaretmiş…"


Yoo Joonghyuk, ağız dolusu kanın arasından son sözlerini hırıldayan adama tepeden sessizce baktı. Reinheit, gökte Devridaim'in son kırıntılarının dağılıp gittiği yere bakarak güçlükle iç çekti.


"Bana inanmayabilirsin lâkin ben… yalnızca daha iyi bir dünya kurmak istemiştim."


Bunu işiten kimi insanlar ona haykırmaya başladı. Hepsi de vaktiyle Cennet'in himayesinde yaşamıştı. Onu ikiyüzlü bir sahtekâr olmakla itham edip derhâl idamını talep ediyorlardı. Cennet'inin ardındaki çirkin hakikati öğrenince artık onun safında değillerdi.


Ne var ki tek bir can bile ellerini kana bulayıp onun nefesini kesmeye yanaşmadı. Önlerine dikilen o tek adamı aşacak ne cesaretleri ne de güçleri vardı. Yoo Joonghyuk'un yaydığı öldürücü aura karşısında cisimleşenlerin elinden gelen yegâne şey, Reinheit'in ağır ağır can verişini seyretmekti.


Bir zamanlar tebaası olan kalabalığa kederli bir tebessümle baktı.


"B-Ben hakikaten…"


"Biliyorum."


Reinheit, Yoo Joonghyuk'un bu kısa cevabı karşısında gözlerini kırpıştırdı; ardından kanlı yaşlar sicim gibi akmaya başladı.


Biliyordu.


Bütün bir ömrünü vakfettiği gayenin böylesine kolayca tasdik edildiğini gören Reinheit, içi boş bir kahkaha koyuverdi.


"Öyle mi? Demek zaten biliyorsun…"


İçini kaplayan duygunun ne olduğunu kavrayamıyordu. Neden bugün ilk kez karşılaştığı bu adam, onu gerçekten anlıyormuş gibi geliyordu?


Yoo Joonghyuk sessizce ona baktı. Bu Turda olmasa da bir zamanlar Reinheit'in ideallerini paylaşmıştı. Cennet'i birlikte yükselttikleri günler de, sonradan burayı kendi elleriyle yıkıma sürükleyişi de hâlâ zihnine canlı canlı kazılıydı.


Reinheit, o bakışa karşılık verebilmek için kendini zorlayarak konuştu: "…Bir sonraki kata çıkıyorsun, değil mi?"


Bir sonraki kat. Karanlık Kale'nin son senaryosunun bulunduğu yer.


"Aradığın şeyi… bulamayacaksın. Zira bu Kale, takımyıldızlarının bir oyun alanından ibarettir. Yolun açık olsun. Bir sonraki katta—"


Tam o anda Çuçuçuçuçu sesiyle Reinheit'in bedeni patladı. Yoo Joonghyuk, gökte ağızları kulaklarında sırıtan dokkaebilere öfkeyle gözlerini dikti.


[Cık cık, mirinireum yasak.]


[Aynen, aynen. Her seferinde bütün eğlencenin içine ediyor.]


[Mirinireum (미리니름), hayran kültüründe 2004'te türetilmiş eski bir terimdir. Dragon Raja'nın yazarı Lee Youngdo'nun Gözyaşı İçen Kuş (The Bird That Drinks Tears, 눈물을 마시는 새) romanında geçen kurgusal nireum (니름) sözcüğünden oluşturulmuştur; romanda bu sözcük Nagaların iletişim biçimini ifade eder. İngilizcedeki 'spoiler' sözcüğüyle, yani Türkçedeki 'sürprizbozan'la aynı anlama gelir.]


Ardından takımyıldızlarının mesajları, gök kubbeden bir yıldız yağmuru gibi boşanmaya başladı.


[Takımyıldızlarının çoğu, Cisimleşen Yoo Joonghyuk'un performansını hayranlıkla izliyor.]

[Mutlak İyi safının takımyıldızları, Cisimleşen Yoo Joonghyuk'un yargısına katılıyor.]

[Bazı takımyıldızları Cennet'in düşüşüne yas tutuyor.]

…

[Birçok takımyıldızından 150.000 jeton sponsor olundu!]


Yine de Yoo Joonghyuk'un yüz ifadesi değişmedi; gözlerinde ne bir sevinç ne de bir keder kırıntısı vardı.


[İblis Markisi Reinheit'i yendin!]

[150.000 jeton elde edildi.]

["Umutsuzluk Cenneti" Efsanevi Hikayesi elde edildi.]

[Karanlık Kale sıralaman değişti.]

[Yeni bir ana senaryo edindin.]

[Ana Senaryo #10 — "73. İblis Kralı" geçici olarak açıldı.]


Her şey öylesine kusursuz sonuçlanmıştı ki daha iyisi olamazdı. İşler planladığı gibi gitmemişti ama yine de Karanlık Kale sıralamasını yükseltmiş, daha fazla jeton toplamış, bir sonraki senaryo hakkında ipuçları bulmuştu.


Buna rağmen… Kana bulanmış ellerine bakarken içinde kabaran bu karmaşık hislere bir türlü anlam veremiyordu.


"K-Kurtarıcımız!"


"Sen bizim kurtarıcımızsın!"


Ona doğru koşan insanların haykırışlarını duyunca yüzünü onlara çevirdi. Etrafını sarmışlardı; kimi bir mesihe hürmet edercesine diz çöküyor, kimi gözyaşlarını siliyordu. Cennet'lerini yerle bir eden adamın ta kendisine teşekkür ediyorlardı.


"Teşekkür ederiz! Çok teşekkür ederiz!"


"Sen olmasaydın biz…"


Yoo Joonghyuk'un bakışları bir kez daha kanlı ellerine kaydı. Ancak o zaman bu hissin adını nihayet koyabildi.


Bu insanları kurtarmak gibi bir niyeti hiç olmamıştı. Cennet halkı onun için hiçbir şey ifade etmiyordu. Reinheit onları Cennet uğruna birer kurban olarak gördüyse, Yoo Joonghyuk da onları senaryoyu tamamlamak uğruna birer kurban olarak görmüştü.


"Teşekkür ederiz."


Hep bir ağızdan yükselen teşekkürleri dinlerken aklına bir düşünce takıldı. Ne zaman böyle değişmişti? 2. Turdan beri mi? Hayır, belki de belirtiler çok daha önce baş göstermişti.


Amacı: bütün senaryoları tamamlayıp dünyayı kurtarmak. O tek ve büyük amaç uğruna kılıcını tekrar tekrar savurmuştu. Ve o yalnız, çetin yolculukta yavaş yavaş aşınmıştı. Onu asıl kemiren, içinde aşınıp gidenin bir zamanlar ne olduğunu bile bilmemesiydi.


Bu tür düşüncelerin esiri olup tükenmemek adına kaybetmeye alışmıştı. Bu yüzden insanlar can verirken seyirci kalmış, çoğunluğun selameti uğruna birkaç kişinin feda edilmesini kanıksamıştı. Herkes ölmüşse dünyayı kurtarmanın hiçbir anlamı yoktu.


Öyleyse neden artık bu senaryoların sonunda gözler önüne serilecek o manzarayı zihninde bir türlü canlandıramıyordu?


Reinheit'in cesedine bakan Yoo Joonghyuk, ilk kez kendi amacını sorgulamaya başladı.


"Affedersiniz, adınızı öğrenebilir miyim?"


Biri adını sormuştu. <Yıldız Yayıncılığı>'nda şöhret, doğrudan kişinin Hikayelerinin gücüne dönüşürdü. Kendi adını söylerse yeni başarımlar kazanacağını pekâlâ biliyordu. O hâlde neden? Neden donuk bir ifadeyle şu sözleri mırıldandı?




"Kim Dokja."


「 …Ne? 」


"A-Adınız Kim Dokja mı?"


Ekibi Üçüncü Şahıs Bakış Açısı'yla izlerken Yoo Joonghyuk'un bunu söylediğini duyup irkildim.


[Beşinci Hikayene yeni bir başarım eklendi.]

[Cennet sakinleri seni Cennet'in Özgürleştiricisi Kim Dokja olarak hatırlayacak.]

["Yalnız Mesih" Hikayesi zenginleşti.]


Ortada hiçbir mantık yoktu. Cennet halkının bir ağızdan "Kim Dokja" diye tezahürat ettiğini duyunca az kalsın panik atak geçirecektim.


「 Bir saniye, bunlar niye beni yere göğe sığdıramıyor? O piç neyin peşinde? Bütün faturayı bana mı kesmeye çalışıyor yoksa? 」


[Takımyıldızı Alevin İblisvari Yargıcı, gerçek yoldaşlık gösterisi karşısında gözyaşı döküyor.]


Bir süredir sesi soluğu çıkmayan Uriel bile heyecandan yerinde duramaz olmuştu. Eskiden olsa onu azarlardım ama Ziyafet'ten sonra ona ters bir söz söylemeye içim elvermiyordu.


Her neyse, şu velet Yoo Joonghyuk… Harbiden bir muammaydı. O egoist herif, başarımlarını kimseyle paylaşmazdı. Durduk yere benimle can ciğer kuzu sarması olmak isteyecek hâli yoktu ya.


Bu bana, Han Sooyoung'la benim dışımda bütün ekip üyelerinin aynı yerde toplandığını hatırlattı. Gerçi Gong Pildu da yoktu… Kahretsin, o ihtiyar yine nereye kaybolmuştu?


"Peki Dokja-ahjussi'yi tam olarak neden arıyorsunuz?"


Ekip başta çocukların terbiye ettiği Kimera Ejderhası hakkında cıvıl cıvıl konuşuyordu ama konu çok geçmeden bana geldi.


"Şey, çünkü…"


Yoo Sangah'ın açıklamasını dinledikçe yüzlerindeki ifade anbean değişiyordu. Ben de şaşırmıştım. Onun Moirai'nin kehanetine böyle kulak misafiri olduğuna inanamıyordum. Tıpkı Dionysos gibi, benim haberim bile yokken beni kurtarmak için elinden geleni yapıyor olmalıydı.


「 Yoo Sangah-ssi… 」


Dürüst olmak gerekirse bunu hak etmiyordum.


"Ahjussi ölecek mi?"


"En çok sevdiği kişi tarafından mı öldürülecek?!"


「Cisimleşen Kim Dokja, en çok sevdiği kişi tarafından öldürülecek.」


Her birinin şaşkınlığı başka türlüydü. Jung Heewon inanamıyor, Shin Yoosung endişeleniyor, Lee Hyunsung ise derin düşüncelere dalmış görünüyordu.


Önce Lee Jihye söze girdi: "Ama ahjussi ne zaman ölse dirilebiliyor, değil mi? Bir şey olmaz ona."


Yoo Sangah karşılık verdi: "Öyle olsa yüreğimize su serpilirdi ama kaç kez dirilebileceğini henüz bilmiyoruz…"


"Bu, <Olympus>'tan gelen bir kehanet. Ondan kaçmak hiç de kolay olmayacaktır."


Lee Hyunsung'un hatırlatmasıyla yüzlerine yeniden ciddiyet çöktü. Ben yanlarında bile yokken benim için bu denli endişelenmeleri…


Jung Heewon sordu: "O hâlde Dokja-ssi'nin en çok sevdiği kişi kim? İlk önce bunu çözmemiz gerekmiyor mu?"


RoS: Herksein cevabını merak ettiği soru. Özellikle Uriel şuan çatlıyor olmalı.



🎨 Bu bölümün manhwa uyarlaması:

📖 Manhwa Bölüm 190📖 Manhwa Bölüm 191
Önceki Sonraki

Hata ve önerilerinizi Discord Sunucumuza katılarak paylaşabilir ve yeni bölümler yayınlandığında anında haberdar olabilirsiniz!

Topluluğa katıl, teorilerini paylaş ve yeniliklerden haberdar ol!

Discord'a Katıl!