title mobile

Bölüm 152: 30. Sahne — Karanlık Kale II


Karanlık Kale'nin birinci katına girmelerinin üzerinden beş gün geçmişti ve Lee Jihye, yaralı Lee Gilyoung'u sırtına almış, Shin Yoosung'la birlikte Kale'nin koridorunda koşuyordu.


[5. derece iblis türü Karanlık Takipçi sizi kovalıyor.]


"Koşun!"


Lee Jihye, Karanlık Takipçi'nin savurduğu tırpandan kaçınarak [Kötülük Katliamı] becerisini etkinleştirdi. Çocukları kaptığı gibi tüm gücüyle koşarken, Büyü Gücü alevlenip havaya saçıldı.


"Kahretsin, [Evcilleştirme] bunlarda işe yaramıyor mu?"


"Sadece canavar türlerini evcilleştirebiliyorum."


"Siktir!"


Lee Jihye çaresizce kaçarken bildiği bütün küfürleri savurdu. Peşlerine düşen iblislerin sayısı onu geçmişti. 5. derece iblis türleri diğer canavar türlerinden daha güçlüydü. Bir tanesiyle baş etmek bile ona fazla gelirdi. Üstelik bu ortamda stigmasını da kullanamıyordu.


Girmemeliydim.


Kim Dokja'nın ölümünün ardından ekibin morali tümüyle çökmüştü. Onları bir arada tutan harcı kaybettikten sonra her biri tek başına hareket etmeye başlamıştı. Daha da kötüsü, dokuzuncu senaryo <Karanlık Kale> başladığında Yoo Joonghyuk ortadan kaybolmuştu.


Dokkaebi, senaryo ilk başladığında onlara şöyle demişti:


[Bu senaryo– Şey... Haha. Muhtemelen başarısız olacaksınız.]


O zaman Lee Jihye'nin tepkisi diğerlerinin arasında göze çarpmıştı.


Başarısız mı olacaklardı? Senaryolar her zaman imkânsız görünürdü, ama onlar her zaman üstesinden gelmişti. Bu yüzden bu kez de başaracaklardı.


En azından öyle düşünmüştü.


"Hemen gidelim. Şu pisliklerin hepsini mahvedelim!"


Neden bu kadar aceleci davrandığını bilmiyordu. Belki de onu iten şey özgüven değil, birinin ölümüne dair duyduğu suçluluk duygusuydu; ancak canavarları doğrayıp kendini sınırlarına kadar zorlayarak silinebilecek türden bir suçluluk.


Bunu yaşayan tek kişi o olmayabilirdi. Jung Heewon, Lee Hyunsung ve diğer ekip üyeleri de aynı şekilde yas tutuyordu; bu yüzden o kederleri silkip atmak için aceleyle başka bir senaryoya adım atmışlardı. Kim ne derse desin, onlar en güçlü cisimleşenlerdi.


Ancak kısa süre sonra böyle bir kararın hata olduğunu anladı.


Bu hiç mantıklı değil... Siktir, hiç mantıklı değil.


Gücü Karanlık Kale'de işe yaramıyordu. 7. seviyeyi geride bırakmış [Kendo] kesişleri nadiren hedefini buluyor, [Kötülük Katliamı] gücü ise iblisleri kışkırtmaktan başka bir işe yaramıyordu. Kılıcı çoktan kırılmıştı.


"Jihye-unnie!"


Shin Yoosung'un çığlığı onu tam zamanında gerçekliğe döndürdü de Karanlık Takipçi'nin bıçağından sıyrılabildi. Yerde duran, başka bir cisimleşenin düşürdüğü silahı kapıp [Kendo] ve [Hayalet Yürüyüşü] becerilerini çılgınlar gibi ardı ardına sıralamaya başladı.


"Unnie! Arkanda!"


Karanlık Takipçilerden biri [Habis Sıvı]'yı havaya püskürttü.


Uğğkk! Bğğk!


Lee Gilyoung'un küçük böcekleri birden ortaya çıktı ve Lee Jihye'nin yerine darbeyi üstlendi. Sıvıyla kaplanmış hâlde kıvrandılar, ardından grotesk bir hücre mutasyonundan geçip sonunda patladılar. Kazandırdıkları zaman sayesinde Lee Jihye neyse ki Karanlık Takipçi'ye birkaç sağlam darbe indirebildi.


"Uwaaaahh!"


Dangg! Şiuvv!


Boynunun etrafındaki zırh parçalandı ve Karanlık Takipçi'nin başı yere düştü. Ancak hâlâ dokuz tane kalmıştı. Üstelik Karanlık Takipçiler, arkalarında bekleyen asıl tehdidin yanında şakadan ibaretti.


İblis Vikont Noslocke. İnsan bedeninin üzerinde devasa bir gergedan başı taşıyordu.


O devasa cüsse ona doğru adımlarken Lee Jihye'nin tüyleri diken diken oldu. Hayatında ilk kez böyle bir canavar görüyordu. Saf güç söz konusu olduğunda bir Sel Felaketi etmezdi belki ama Sel Felaketi en azından kendini frenlemişti; bu piçte ise o frenin kırıntısı bile yoktu. Dahası, Lee Jihye'nin günden güne güçlenmesi artık kendi kuyusunu kazıyordu. Düşmanın gücünü ölçebilme yeteneği, zihnindeki korkuyu harlamaktan başka işe yaramıyordu.


Lee Jihye kabzayı kendine doğru çekti ve dudaklarını ısırdı. Bu gidişle, burası...


[Karanlık Kale'nin birinci katında Kadim Büyü Bariyeri oluştu.]


"Unnie, şurada!"


Karanlık Kale'de soluklanabilecekleri yegane yer, koridorun nihayetinde beliren mavi odaydı. Lee Jihye ve çocuklar o yöne doğru atıldı ve Karanlık Takipçilerin pençesinden kıl payı kurtuldu. İki pyeong etmeyen bu daracık alan, üçünü de sığdırmaya zar zor yetiyordu.


[Kadim Büyü Bariyeri'ne girdiniz. Özel bariyer 30 dakika boyunca etkin olacak.]


Bu güvenli bölge günde üç kez devreye girmeseydi, hayatlarını çoktan kaybetmiş olurlardı.


Çuçuçu!


Bariyere temas eden Karanlık Takipçiler yedikleri elektrik şokuyla inleyip geri çekildiler. İçeri sızmayı birkaç kez daha zorladıktan sonra pes edip dağıldılar. Tabii aralarından biri hariç.


"O herif neden gitmiyor?"


Gergedanı andıran İblis Vikont Noslocke, bu bariyerin nasıl çalıştığını zaten biliyormuş gibi birkaç metre ötede yere oturdu.


"...Sanırım bizi bekliyor."


İblisin uzun dili dudaklarının üzerinde gezindi. Üçünü de, enfes bir yemeğin pişmesini bekleyen bir gurme gibi izliyordu. Bu bakış Shin Yoosung'u ürpertti.


"Şimdi ne olacak?" diye sordu. "Çağırabileceğimiz canavar kalmadı."


"Hâlâ otuz dakika var. Düşüneyim."


Şans eseri bariyer bu defa Kale'nin çeperinde kurulmuştu da Lee Jihye pencerelerden dış dünyayı seçebiliyordu. Özel bir engelleyici bariyer yüzünden oradan kaçmaları imkansız olsa da en azından dışarıyı süzebiliyordu.


Grooarrr...


Lee Jihye'nin partiyle birlikte açtığı Karanlık Kale girişinden iblis türleri akın ediyordu. Çoğu alt düzey iblisti, fakat onlar bile sıradan cisimleşenler için fazlaydı; şehre yayılırken Seul halkını yutuyor ve enfekte ediyorlardı.


Nitekim dışarıda kaynaşan iblislerin arasında Min Jiwon'un Hwarangları ya da Nirvana'nın müritleri gibi tanıdık yüzler de seçiliyordu. Geçmişte bir şekilde yollarının kesiştiği bu insanlar, şimdi parçalayacakları kurbanlar aramak için sokakları arşınlayan Bozulmuş İnsanlara dönüşmüşlerdi. Hepsi onun tez canlılığı yüzündendi. Keşke biraz daha temkinli davransaydı.


[Sana söylememiş miydim? Bu senaryonun zorluğu bambaşka bir boyutta.]


Lee Jihye havada bir dokkaebinin sesini duydu ve sonunda anladı. Hayatta kalmasının nedeni gücü değil, şansıydı.


Kahretsin! Sikeyim böyle işi! Seni gidi aptal kaltak!


Dürtüselliğini suçlamak için artık çok geçti. Ekip hiçbir hazırlık yapmadan içeri girmiş ve Karanlık Kale'nin labirentinde birbirinden ayrılmıştı. Sadece çocuklarla karşılaşabilmişti; peki diğerlerine ne olmuştu? Bilmiyordu. Belki de herkes çoktan ölmüştü.


Keşke Ustam burada olsaydı. Hayır, Ustam değil...


"Keşke Dokja-hyung burada olsaydı..."


Lee Gilyoung'un sesini duyunca Lee Jihye kaşlarını çattı.


"Boş şeyler söyleme, aptal. Yaralıysan biraz uyu."


Lee Gilyoung kafasının arkasına yediği şaplakla sessizleşti, fakat ne yazık ki gevezelik edecek bir ağız daha vardı.


"Ahjussi ölemez. Nedenini bilmiyorum ama bunu hissedebiliyorum."


Zaten yeterince stresli değilmiş gibi, bu veletlerin illa ölü bir adamın lafını açması gerekiyordu.


"O adam çoktan tahtalı köyü boyladı. Unutun artık onun o sevimsiz çirkin suratını."


Onu şaşırtacak şekilde Shin Yoosung öfkeyle karşılık verdi. "Anlamıyorum. Herkes Ahjussi'nin çirkin olduğunu söylüyor, ama tam olarak neresinin çirkin olması gerekiyor?"


Soru onu afallattı. Şimdiye kadar herkes "Kim Dokja çirkin" lafını bir slogan gibi tekrarlayıp duruyordu; takımyıldızları bazen bunun için jeton bile hediye ediyordu. Bu yüzden Kim Dokja'nın "çirkinliğini" hiç gerçekten sorgulamamıştı.


"Yani... Ne bileyim, belki gözlerinin şeklindedir bir gariplik ya da burnunun o silik duruşunda... Veyahut yüz hatlarının genel uyumsuzluğundadır..."


Lee Jihye konuşurken, kendisinin de Shin Yoosung'un kafa karışıklığına ortak olduğunu fark etti. İyice tarttığında, Kim Dokja'nın tam olarak ne açıdan "çirkin" sayılabileceğini bir türlü çıkaramıyordu. Dahası, adamın çehresi bile zihninde bir türlü netleşmiyordu. Sanki yüzü yoğun bir sis perdesinin ardındaydı ya da henüz tam anlamıyla şekillenmemişti...


Neden yüzünü hayal edemiyordu?


"N-Neyse, yüzü benim tipim değil işte," diye sonunda kekeledi.


"...Buna rağmen cenazede epey ağladın."


"Rol yaptığım gün gibi ortadaydı, aptal. Takımyıldızları bunun için bana bir sürü jeton verdi."


[Bazı takımyıldızları cisimleşen Lee Jihye'nin gerçekten rol yapıp yapmadığından şüphe ediyor.]


Lee Jihye dudağını ısırdı.


"Daha çok büyümen gerek, Unnie. İnsanlar dış görünüşten ibaret değil."


"Seni küçük..." Shin Yoosung'un tepesine bir an dik dik baktıktan sonra iç çekti. "...O kadarını ben de biliyorum," dedi, sesi zar zor duyulacak kadar kısık.


Gerçeklerin farkında olmak, onları öylece kabullenebileceğin anlamına gelmiyordu; en azından çocukluktan henüz sıyrılamamış Lee Jihye için durum böyleydi. Kim Dokja'ya minnet borcu büyüktü. Onun sayesinde nefes alabiliyordu. Bunun bilincindeydi ama gururuna yedirip kabul etmek istemiyordu. Tek isteği kendi ayakları üzerinde durabilmek, borcunu kuruşu kuruşuna ödemek ve sonrasında da "Sence de epey yardımı dokunmuş bir kahraman değil miyim ama...?" diyerek caka satmaktı.


Ancak fırsatı sonsuza dek yok olmuştu.


[Kadim Büyü Bariyeri'nin süresinin bitmesine 1 dakika kaldı.]


Kendine geldiğinde önündeki bariyer çoktan titriyordu ve iblisin gülümsemesi kararmıştı. Vaktin geldiğini anladı.


"Yoosung, Gilyoung'u taşıyabilir misin? Vereceğim işaretle birlikte onu buradan hemen uzaklaştır."


"Ha?"


"Beni dinle."


Başkalarını kurtarmaya çalışmak, vaktiyle hayatta kalabilmek adına kendi arkadaşını katletmiş bir kıza hiç yakışmıyordu. Yine de böyle yaşamayı arzuluyordu. Sırf ölü bir adamın adımlarını takip edebilmek uğruna.


"Çabuk! Ben burada nalları dikmeden evvel hemen yardım bulmaya koşun!"


"...Anladım. Dayan, Unnie."


Muhtemelen kimseyi bulamayacaklardı. Yine de bunu söylemek zorundaydı, çünkü aksi hâlde çocuklar gitmezdi.


Bariyer dağıldığı anda Lee Jihye ileri atıldı. İblisler önce geri sıçradı, fakat aldığı tek tepki buydu. Hızla kendilerine gelip onu çevrelediler. Saldırılar uçuştu; yırtılan uyluklarından ve kollarından kan sıçradı.


Şiyvv, kartt!


Keşke yakınlarda bir göl olsaydı. Hayır, keşke günler önce bağlantısı kesilen sponsoruyla yeniden temas kurabilseydi.


"...Ölmek istemiyorum."


Mutlak sınırlarına kadar zorlanan [Kendo]'su yavaş yavaş parçalanmaya başladı. Başına ağır bir darbe aldığında iblis türlerinin pis pis sırıtan dişleri parladı.


Görüşü bulanırken farkında olmadan kendi kendine mırıldandı: "Yaşamak istiyorum..."


Daha önce de buna benzer bir şey yaşanmış gibi hissetti. En son bundan tam olarak nasıl kurtulmuştu?


Shuaah.


Tam o saniyede, ön cepheden üzerlerine kör edici bir ışık seli boşaldı. Karanlık Takipçilerin bedenleri, bir Mesih'in karşısında ikiye ayrılan dalgalar gibi sağa sola savruldu.


Kwakwakwakwakwa!


Lee Jihye o sahneyi büyülenmiş gibi izledi.


İblis Vikont Noslocke şokla başını çevirdi, ama güçlü bir elektrik akımı içinden geçip onu parçaladı. Orada, göz kamaştırıcı yıldırımın oluşturduğu ışık yolunun sonunda bir adam duruyordu.


Ah, ah...


Lee Jihye kekeledi, ama ses çıkaramadı. Yüzünü hatırlayamadığı adamdı o. Ağzı bir şey söylüyormuş gibi hareket ediyordu, fakat onu duyamıyordu.


Onu görmek istiyordu. Onu duymak istiyordu.


Bu düşünceler aklından geçer geçmez, yüzünü örten sis büyü gibi dağıldı.


Adeta azap dolu bir intikam ruhu gibi kükrüyor, önüne çıkan iblisleri diri diri parçalıyordu. Lee Jihye onun neden bu derece gazaba uğradığını çözemiyordu ama kesin olan bir şey vardı...


Bu kez adamın "yüzü" açıkça görülebiliyordu.


...Ahjussi, gerçek sen bu musun?


[Henüz bir ismi olmayan takımyıldızı size bakıyor.]


Lee Jihye mesajı dinledi ve nefes nefese bir kahkaha çıkararak öne doğru yığıldı.




RoS: Kim Dokja'nın görkemli dönüşü.

Kurtuluşun bedenleşmiş hali!



🎨 Bu bölümün manhwa uyarlaması:

📖 Manhwa Bölüm 172
Önceki Sonraki

Hata ve önerilerinizi Discord Sunucumuza katılarak paylaşabilir ve yeni bölümler yayınlandığında anında haberdar olabilirsiniz!

Topluluğa katıl, teorilerini paylaş ve yeniliklerden haberdar ol!

Discord'a Katıl!