title mobile

Bölüm 113: 22. Sahne — Üç Söz V

Çevremi epey bir süre inceledim ve sonunda nerede olduğumu fark edince umutsuzluğa kapılmaya başladım.

Kahretsin, hiç şüphe yok. Burası…

"Sana bu kadar gergin olmana gerek yok demiştim. Yaklaşmadığın sürece o şey ısırmaz," dedi Kim Namwoon. Onun bu alaycı tavrını dinlemek zorunda kaldığım için iç çektim.

Artık emindim. Tartarus'taki bir hapishanedeydik; yani Yeraltı Dünyası'nın cehennemi olarak da bilinen yerde. Girişi koruyan üç başlı canavara göz attım. Bu, "Kerberos" adında efsanevi bir tazıydı. Epey sıkılmış görünüyordu; üç kafasından ikisi uyuklarken sonuncusu gözlerini faltaşı gibi açmış nöbet tutuyordu.

"O daha yavru — olsa olsa 4. sınıf. Aşağı katlarda çok daha korkunçları var," diye çene çalıyordu Kim Namwoon, sanki cehennem rehberiymiş gibi.

Ama haklıydı; o yaratık henüz gençti. Zaten TWSA'da da böyle yazıyordu. Tartarus'un alt katlarında daha güçlü mahkûmlar tutulduğu için, derinlere indikçe nöbet tutan Kerberos'lar da devasa bir hal alıyordu.

Kim Namwoon kıkırdayarak sordu, "Eee, cehennemi nasıl buldun?"

Tetikte olmalıydım. Bu psikopat her an bana düşman kesilebilirdi.

Tavrını dikkatle gözleyerek dedim, "Bir sorum var."

"N'olmuş?"

"Burada senden başka kimse var mı?"

"Sen varsın, ahjussi."

"Benden başka."

Yanımdan geçen ölülerin yüzlerini dikkatle inceledim ama hiçbirini tanımadım. Burada Soruların Felaketi Myeong Ilsang ya da insansı Song Minwoo gibi biri yoktu.

Kim Namwoon bana, "Metrodan buraya gelen tek kişi benim, eminim." dedi.

Hades'in Yeraltı Dünyası, bu dünyadaki sayısız öte âlemden yalnızca biriydi. Ölen cisimleşenler muhtemelen inançlarına ya da başka rastgele bir özelliklerine göre farklı öte âlemlere gidiyordu. Myeong Ilsang ile Song Minwoo için de aynı şey geçerli olmalıydı.

Kim Namwoon'un tepkisini süzerek konuşmamı sürdürdüm, "Yakın zamanda buraya genç bir kadın geldi mi?"

"Genç kadın mı?"

"Beyaz saçlı, şey... saçını at kuyruğu yapmış. Oldukça güzel."

Bir anlığına kaşlarını çattı, ardından birdenbire yüksek sesle kahkaha atmaya başladı.

"Aha! Şimdi anladım."

Belki Shin Yoosong'u görmüştür diye dinlemek için yaklaştım.

"Ahjussi, sevgilini kurtarmaya çalışırken mi öldün?"

"…"

"Cidden, şu morukların derdi de hep aynı. Aşk uğruna ölmek, aşk için yaşamak gibi dramalar falan... Hangi devirdeyiz lan?"

"Görüp görmediğini söyle yeter."

"Tabii ki hayır. Anlaşılan sevgili kız arkadaşını bulamıyorsun, ha?"

Tahmin ettiğim gibi, ruhu burada değildi. Henüz Acheron Nehri'ni geçmemiş olma ihtimali hâlâ vardı ama... Sonuçta farklı bir dünya çizgisinden gelen bir ruhtu; vakti geldiğinde buradan dışarı atılacaktı. Bu gerçekleşmeden önce onu bulup almam gerekiyordu.

"Burada ne yapıyordun böyle?" diye sordum.

"Ne sandın? Şunu yapıyordum işte. Şimdi sen de bana katılacaksın, ahjussi."

Ellerini şöyle bir silkti ve arkasında bir şeyi işaret etti.

"Görüyon mu şunu? Gundam'a benzeyen şey."

Zaten "şuna" bakıyordum. Görünüşü bir devin silüetine benziyordu; sanki yaşayanlar arasındaymış gibi nefes alıyor, siyah ve parlak bir cilayla bitirilmişti.

[Dev Asker], tüm mitolojinin en korkunç savaşı için hazırlanan bir silahtı. Hades, Gigantomachia'nın temellerini şimdiden atıyor gibi görünüyordu. "Hazırlık yapmayı" bahane ederek gününü gün eden, miskinlik yapan ve resmen ense yapan On İki Olympus Tanrısı'ndan gerçekten çok farklıydı.

Düşününce, Hades Yunan mitolojisine ait bir takımyıldızıydı ama <Olympus> bulutsusunun bir parçası değildi.

Tam o sırada hapishane girişinin dışından bir karmaşa sesi duyduk. Kim Namwoon hızla omzumu kavradı; ifadesi ciddileşmişti.

"Gel buraya. Kımıldamamız lazım."

"Niye?"

"Gözetmenlerin geldiğini görmüyon mu? Şurada çalışmak için kurduğum bir tezgâh var, benimle gel ve en azından çekiç sallıyormuş gibi yap. Ne kadar yeniysen o kadar atik olman lazım, kaptın mı?"

O kadarını biliyordum. Burası gerçekten Tartarus'un Köle Demirhanesi'yse, buranın kurallarını zaten iyi biliyordum. Beni şaşırtan şey ise bambaşkaydı.

Kim Namwoon dudaklarını uzatıp sordu, "Niye bana öyle bakıyon?"

Tutmaya çalıştım ama kendimi alamadım.

"Bana söyleyecek bir şeyin yok mu?"

"Ne hakkında?"

Bir an düşündükten sonra yüzünde ürpertici bir gülümseme belirdi.

"Aha. Benden korkuyon, di mi?"

"…"

"İntikam almaya kalkacağımı sanıyon, ha?"

Korkmasam tuhaf olurdu. Romanda Yoo Joonghyuk'tan bile daha büyük bir psikopat olarak hüküm sürmüş bir adamı öldürmüştüm. Şimdi ise aynı adam bana birdenbire iyi davranmaya başlamıştı. Bu korkunç değilse ne korkunçtu?

"Haha, bu kadar tırsma. İkimiz zaten ölüysek kin gütmenin ne anlamı var? Ayrıca buraya geldiğimden beri ben de epey değiştim. Düşünmeye bol vaktim var."

Ne saçmalık ama. Hayalperest İblis Kim Namwoon'un "kendini sorgulaması", Yoo Joonghyuk'un bir gün bishoujo kıza dönüşmesi kadar muhtemeldi.

Yalan olduğunu biliyordum ama yine de ona son bir lütuf olarak [Yalan Tespiti]ni etkinleştirdim. Zaten böyle durumlar için almıştım o beceriyi.

Ama sonra…

[Sözlerin doğru olduğunu doğruladın.]

…Ne?

Söyleyecek söz bulamadan ona dik dik baktım. Kim Namwoon, sanki ben ona haksızlık etmişim gibi feryat etti.

"Doğru söylüyorum lan! Niye inanmıyon bana? Burada kefaret ödüyorum işte. Hatta beni öldürdüğün için sana minnettarım bile, ahjussi."

"…Tamam, ama niye?"

"Yemek vakti gelince yemeğim önüme geliyor. Uyku saati gelince uyutuyorlar. Okul yok, ananın babanın dırdırı yok... Biraz sıcak ama onun dışında burası en iyisi."

Cehennem olarak da bilinen Tartaros'u dünyada böyle tarif eden kim olur?

"Ayrıca sıkıldığım zaman Gunpla'ma çalışabiliyom. Süper değil mi?"

Dev Asker'e "Gunpla" diyor…

[Gunpla, Gundam Plastic Model ifadesinin kısaltmasıdır; Gundam serisindeki mecha'ların maket kitleri için kullanılır.]

"Hepsi senin sayende, ahjussi. Ciddiyim. Cidden, teşekkür ederim."

Bu piç cidden bir manyak.

[Kurgusal karakter Kim Namwoon senin hakkında olumlu düşünüyor.]

Lanet olsun, sistem mesajı bile böyle diyorsa inkâr edemem.

"Her neyse, peşimden gel. Vakit yok!"

Beni atölyesine götürdü. Aletleri tezgâhın üstünde düzgün bir sıra hâlinde dizilmişti; yanlarında Dev Asker'den artan malzemeden yapılmış küçük bir Gunpla duruyordu.

Yeraltı Dünyası metalini böyle bir şey için kullanmak…

Yaptığı bu maketler, onun chuuni karakter tasarımının tam olarak nasıl tezahür ettiğini bana bir kez daha hatırlatmıştı.

"Geliyorlar. Bir çekiç al," dedi, tam kapıdaki Kerberos havlamaya başlarken.

Hırrr…

O sesi duyduğumda kemiklerim sanki dondurulup taş kesilmiş gibi oldu. Gözetmenler köpeğin yanından geçip ellerinde sopa ve kırbaçla Tartaros'a girdi. Hades'in adamlarıydı; şu an siyah pelerin giymişlerdi. Yargıçlar kadar güçlü görünmüyorlardı ama yine de fark edilmenin bana bir faydası olmazdı.

Yerimde garip bir şekilde durup çekiç sallar gibi yaptım; Kim Namwoon yanımda kıkırdıyordu. Gözetmenlerden biri girişe yakın bir platforma çıktı ve demir sürtünmesi gibi bir sesle seslendi.

–– Birinci kattaki tüm kölelere: planlanmamış bir teftiş şimdi başlıyor!

Kim Namwoon kaşlarını çattı ve homurdandı, "Şu ucubeler hep böyle. Yapacak bir şeyleri olmayınca ya teftiş ya da–"

Ne var ki çıtırdayan bir sonraki sözler onu susturdu.

–– Yeraltı Dünyası'nda yasadışı bir davetsiz misafir var. Birinin yaşayan bir ruh olarak Akheron Nehri'ni geçtiği bize bildirildi.

Ellerinde çekiç ve testereler tutan ölü kalabalığı şaşkınlıkla uğuldadı. Gözetmen konuşmasını sürdürdü.

–– Büyük Ölüm bu meseleyi öğrenirse hepinizin başına korkunç bir kader gelecektir. Bu sebeple bu teftiş, aramızdaki o adi davetsiz misafiri ayıklayacaktır. Sadece bir formaliteden ibarettir, korkmayın. Herkes olduğu yerde kalsın.

Lanet olsun, sandığımdan daha hızlı hareket ediyorlar. Bu durumda…

Kim Namwoon'un mırıldandığını duydum, "Çok aptalca. Yaşayan biri buraya gelse bile niye Tartaros'a saklansın ki? Buraya giren bir daha çıkamaz, di mi?"

"…"

"Ahjussi?"

Cevabım bir tık geç geldi.

"Eh, evet?"

Bana şaşkınlık içinde bakarak mırıldandı, "…Şey, sormadan edemeyeceğim. Bahsettikleri o kişi sen değilsin, değil mi…?"

"Benim."

"Oh, siktir." Çekici bir kenara fırlattı ve kulaklarına inanamıyormuş gibi güldü. "Vay be, beni ne güzel enayi yerine koymuşsun! Yani bunca zamandır hâlâ yaşayan birine hayatımdan dert mi yanıyordum?"

Eğleniyor mu kudurmuş mu anlayamadım, ben de sadece iç çekip sordum, "…Saklanacak bir yer var mı burada?"

"Hapishanede saklanacak yer mi olur lan? İşler cidden boka sararsa Gundam'ın içine atla gitsin!"

Dev Asker'e baktım. Canlanmaya yakın olmasaydı içinde saklanmak bir seçenek olabilirdi. Şimdi içine girersem muhtemelen sindirilirdim.

"O şey bitti mi?"

"Daha değil. Çekirdekte bir sorun olduğunu söylediler… Cidden orada saklanacak mısın?"

"Hayır."

"İyi düşünmüşsün. İçine girersen anında ölürsün, ahjussi."

"…Yeni bir sayfa açtığını sanıyordum?"

"Ben sadece ölülere iyi davranırım. Tam da nalları dikmek üzereyken karşılaşmış olmamız berbat oldu. Neyse, öldükten sonra sana yine iyi davranmaya başlarım."

Başparmağıyla boğazına dümdüz bir çizgi çekerken, içine düştüğüm krizden oldukça keyif almış görünüyordu. Biz orada çene çalarken Gözetmen çoktan yaklaşmıştı. Eğer Dev Asker tamamlanmış olsaydı, Kerberos'u yenip doğrudan Hades'in sarayına gidebilirdim ama şu an bu imkânsızdı.

[Özel niteliğinin etkisi, okuduğun sayfaların hatıralarını güçlendirdi.]

TWSA'nın içeriklerini çaresizce taradım. Yoo Joonghyuk da regresyonlarının son yarısında Yeraltı Dünyası'na uğramıştı. O zaman ne yapmıştı?

「"Yeraltı Dünyası'nın Kralı'na Dev Asker Pluto'yu aldığımı söyle."」

「"Ölmek istemiyorsan herkese defolup gitmelerini söyle."」

…Lanet olsun. Şu çılgın gazoz piç. Okumak harika ama bana hiç faydası yok.

Hades'in Yargıçlarına ancak Yoo Joonghyuk gibi güce ve fırsatlara sahip bir regresör doğrudan kafa tutabilirdi ama ben…

Hayır, dur bir dakika. Onun yapabildiği, benim yapamadığım şey tam olarak ne?

Zihnim birden yön değiştirdi. Onun adımlarını birebir izleyemezdim tabii, ama kullanabileceğim başka birçok cüretkâr yöntem vardı. Yargıçlar tarafından neden yakalanmamam gerekiyordu? Gizli senaryoda başarısız olup Yeraltı Dünyası sakini olacağım için mi? Yoksa Hades'ten korktukları için beni varoluştan silmeye çalışacakları için mi?

Resmen aptallık ediyordum. Eğer tek bir sorunu çözebilirsem, bunların hiçbirini dert etmeme gerek kalmayacaktı.

Sonunda Gözetmen atölyemizin yanında durdu. Öne adım attım.

Sordu, "Sen kimsin?"

"Aradığın kişi."

Gözetmen'in gözlerinde bir ışık parladı. Bir yerlerden keskin bir metal sürtünmesi sesi yankılandı; ardından ensemden başlayarak tüm bedenime buz gibi bir soğuk yayıldığını hissettim. Eğer o anda arkama baksaydım, Hades'in Yargıçlarından birinin boğazıma yapışmış olduğunu görürdüm.

Isıran soğuğa direnerek dedim, "Beni yok etmeyi planlıyorsan tekrar düşünmeni öneririm."

Yoo Joonghyuk'un dövüş gücü bende yoktu, ama onda olmayan bir şey bende vardı.

"Beni şimdi öldürürsen Gigantomachia'da kesinlikle yenileceksin."

Gözetmen'in gözleri titredi, soğuk biraz hafifledi. Bu fırsatı kaçırmadan Dev Asker'e bakarken ekledim,

"Zengin Gecenin Babası'na söyle: Dev Asker'in nasıl tamamlanacağını biliyorum."

Bana verilen cevap, dehşet verici bir sessizlikti. Bedenim boğazımdan başlayarak yavaşça donuyordu ama direnmedim. Bu bir sınavdı.

Buz boynumdan aşağı süründü, omuzlarımdan geçti ve göğsümü sardı, ama panik yapmadım.

Biraz daha. Sadece biraz daha.

Ve sonra, soğuk tam kalbime işlemek üzereyken sihirli bir şekilde durdu. Bir mesaj belirdi.

[Gizli senaryo güncellendi.]

.

.

.

Çok geçmeden, Yargıç'ın rehberliğinde Hades'in sarayına doğru yola koyulduk. Geriye dönüp baktığımda, hırlayan Kerberos'un arkasında silüeti gitgide küçülen Kim Namwoon'u görebiliyordum. Arkamdan aval aval bakan o çocuğa el salladım.

Cehennemde iyi vakit geçir, Namwoon.



RoS: Gelmişken Namwoon'u da götürseydin Dokja!!!

Önceki Sonraki

Hata ve önerilerinizi Discord Sunucumuza katılarak paylaşabilir ve yeni bölümler yayınlandığında anında haberdar olabilirsiniz!

Topluluğa katıl, teorilerini paylaş ve yeniliklerden haberdar ol!

Discord'a Katıl!