title mobile

Bölüm 164: 32. Sahne — Kim Dokja'nın Aşkı III


Jung Heewon afallamıştı.


...Tereddüt mü ediyorlardı? Reinheit'in kötü olduğu herkesin görebileceği kadar açıktı. Kitleleri kandırmış ve şehrin altında seri üretimle canavar yaratıyordu. Nasıl kötü olmazdı?


[Mutlak İyi safının takımyıldızları yargıyı Cisimleşen Jung Heewon'a emanet ediyor.]


Reinheit kollarını iki yana açıp, "Beni öldürürsen Cennet sona erer," dedi.


Jung Heewon'un <Cehennem Alevlerinin Azabı>'nın alevleri zayıfladı.


"Jung Heewon-ssi," diye devam etti yüzünde hafif bir gülümsemeyle, "durumun böyle olduğundan şüphelendiğinizi biliyorum."


"..."


"İçten içe kusursuz bir Cennet'in var olamayacağını biliyor olmalısınız. Her güzel yerin bir gölgesinin olması basit bir gerçektir."


Cevap veremedi. Bunu inkâr etmek yalan olurdu. Elbette buranın birtakım korkunç gerçekleri saklıyor olması gerektiğini biliyordu, ama işlerin bu kadar kötü olmasını hiç beklememişti...


"Neden seri üretimle canavar yaratıyorsun? Karanlık Kale'yi fethetmeyi mi planlıyorsun?"


"Hiçbir şey planlamıyorum. Onlar yalnızca Cennet'in besinleri."


Mağaranın merkezinde, kökleri çevredeki canavarlara doğru dokunaç gibi uzanan dev bir ağaç duruyordu. Dalların nereye uzandığını anladı.


Tepede açan küçük çiçek: Devridaim.


Bacakları farkında olmadan titremeye başladı. Yoksa bu ağaç...


"Karanlık Kale'de yaşayan onca iblis türünün burayı hiç istila etmemiş olması tuhaf değil mi?"


Bundan çok önce şüphelenmeliydi. Cennet'in savunmasında yenilmez olamayacak kadar çok gedik vardı.


"Karanlık Kale'de neden bu kadar çok iblis olduğunu hiç düşündünüz mü?"


Kökler insanları birer birer kaptı. Direnmek için çırpındılar ama nafileydi. Bedenleri hızla bağlandı ve gövdedeki bir deliğe atıldı. Fışşş diye korkunç bir tıslama yankılandı, ardından ruhlar etlerinden sökülüyormuş gibi çığlıklar yükseldi.


Çok geçmeden dev gövdede uğursuz tomurcuklar patlak verdi. Jung Heewon o tomurcuklardan ne gibi bir dehşetin filizleneceğini sezerek ürperdi. Birkaç dakika bile geçmeden, bitkiden iğrenç, grotesk bir ucube düştü yere. Bu ucube, az önce ağacın yuttuğu zavallı insandan başkası değildi.


Graaaahhh!


İblis yaratan ağaç: Devridaim.


"Nasıl... Bunu nasıl yaparsın?"


Cennet'in çevresinde hiçbir iblis türü bulunmamasının nedeni, paradoksal biçimde, Cennet'in onların üreme alanı olmasıydı.


"Burada üretilen iblisler her ay belirli bir günde salınır. Zindanın kapasitesinin de sınırları var." Reinheit gülümsemek için duraksadı. "Bana öyle gözlerle bakmayın. İblis olmak ille de kötü bir şey değildir. Sonsuza dek yaşayabilirler ve insan oldukları zamankinden daha güçlü hâle gelebilirler. Ama her şeyden önce..."


GÜMMMM!


Ağaç büyümüş, Cennet'in toprağına besin sağlarken parlak bir ışık yaymaya başlamıştı.


"Onların günahları diğer varlıkların yaşamını sürdürmek için kullanılıyor. Bir bakıma şehit sayılırlar."


Çorak toprak verimli hâle geldi; Karanlık Kale'de bile ekin yetiştirebilecek kadar yaşam gücüyle doldu. Onu beslemek Devridaim'in rolüydü.


Jung Heewon her şeyi anladığında umutsuzluğa düştü.


[Mutlak İyi safının takımyıldızları bir seçim yapmanı talep ediyor.]


Kılıcı kavrayan eli titredi. Reinheit'i burada öldürürse zindan çökecekti. Devridaim solup gidecek ve Cennet'in bütün sistemi yok olacaktı. Huzura alışıp rehavete kapılmış cisimleşenler yaşadıkları toprağı ve yedikleri yiyeceği kaybedecek, sonra da etrafta dolaşan başıboş canavarlar tarafından parçalanacaktı.


"Neden..."


Bunu bildiği için onu öldüremiyordu. Daha kötü bir felaketi durdurabileceğinden emin olmadan, trajedinin kaynağını mahkûm edemezdi.


"Birinin bunu yapması gerekiyor."


Yüzüne hüzün çökmüştü.


"Hayat, senaryolarda kaybedenler için bile devam eder. Birinin onlar için bir yer yaratması gerekiyordu."


"O kadar umursuyorsan, senaryolara devam etmelerine yardım etmeliydin! Böyle bir yer yaratacağına insanlara önderlik edip senaryoları temizlemeye çalışmalıydın!"


"Anlamıyorsunuz. Sonraki senaryodaki düşman, yenebileceğimiz biri değil."


Jung Heewon onun kasvetli ifadesi karşısında şaşırdı. Karanlık Kale'nin ikinci sıradaki İblis Markisi'ne kim korku aşılayabilirdi?


"...Yukarıdaki katta ne olduğunu biliyor musun?"


"Bunun önemi yok. Bir sonraki senaryoyu tamamlasanız bile... Sizi bekleyen bir başkası her zaman olacak; sırf daha fazla kaybeden yaratmak için."


"Hepsini tamamlayabiliriz! En nihayetinde hepsi birer senaryo. Bir gün sona ermek zorundalar, değil mi? Becerilerimizi bileyip Hikayeler inşa ederek ilerlersek-!"


"Hepsini gerçekten tamamlayabileceğinizi mi sanıyorsunuz?"


Sesi kesildi. Tüm senaryoların sonu. Yoldaşı Kim Dokja'nın ulaşmaya çalıştığı yer tam da orasıydı.


Reinheit konuşmayı sürdürdü: "Bunun barış getireceğine inanıyor musunuz?"


Jung Heewon tüm kalbiyle haykırdı: "Evet! Buna inanıyorum!"


"Neden böyle düşünüyorsunuz? Senaryoların sonuna ulaşmış tek bir varlık var mı?"


"Takımyıldızları var!"


"Takımyıldızları mı?"


"Onlar senaryoların dışında var oluyor. Bu da onlardan kaçmanın bir yolu olduğu anlamına gelmeli."


Cisimleşenlere oyuncak gibi davranan takımyıldızları. Böylesi mutlak varlıkların var olması, bir gün kendilerinin de o konuma yükselebilecekleri, bu cehennem gibi senaryolardan kurtulabilecekleri umuduna tutunmalarına izin veriyordu.


"Ha. Haha, hahaha..." Reinheit güldü. "Anlıyorum. Takımyıldızları, öyle mi? Benim de sizinle aynı şekilde düşündüğüm bir zaman vardı."


"Ne demek istiyorsun?"


"Takımyıldızlarının bütün senaryoları tamamladığını neden düşünüyorsunuz? Bunu size o Kim Dokja mı söyledi?"


Kim Dokja böyle bir şeyi hiç söylememişti.


İçini ansızın bir huzursuzluk kapladı.


"Onlar gerçekten senaryoların dışında var oluyor. Ama yalnızca bu senaryoların dışında," diye devam etti.


"..."


"Takımyıldızları kendi senaryolarının içinde. Yetmiş altıncı olsun, seksen dördüncü olsun; yalnızca sayı ve ölçekleri farklı. Onlar için de durum bizimle aynı."


Bunu daha önce hiç düşünmemişti.


Sesi titreyerek sordu: "O-O zaman...?"


"Takımyıldızları, senaryoların akışı sırasında doğmuş kural dışı üstün güçlerden ibarettir. Ne tanrıdırlar ne de mutlak varlıklar." Reinheit bir aksiyomu ilan eder gibi konuştu. "Size bir kez daha söyleyeyim: Senaryoların Sonu'na kimse ulaşmadı."


"..."


"Bu dünya ebedî bir cehennem."


Dizlerinin bağının çözüldüğünü, bacaklarındaki tüm dermanın çekildiğini hissetti. Jung Heewon, ayaklarının altında sarsılan zemine bakakalarak olduğu yerde kalakaldı. Takımyıldızları bile bu senaryolara son veremiyordu. O ulu, kudretli varlıklar bile Kim Dokja'nın gözünü diktiği o menzile ulaşmayı beceremiyordu.


O nasıl yapacaktı? Kim Dokja bunu nasıl başaracaktı?


"Bu yüzden Cennet'i yaratmaktan başka çarem yoktu."


Jung Heewon ona sersemlemişçesine baktı.


"Ama hiçbir şey değişmezse Cennet düşecek. İnsan nüfusu azalırken iblislerin sayısı yalnızca artıyor. Bu toprağın devamlılığını sağlamak için gereken kaynaklar korkunç derecede tükenmek üzere."


Sayısız umutsuzluk katmanından geçmiş, sonunda da bizzat o umutsuzluğu Cennet için gübreye dönüştürmüştü.


"Bu ağacı yaşatmak için asil insan ruhlarına ihtiyacım var. Ne iyi ki bu sefer aramıza epey sayıda böyle kişi katıldı. Siz ve Kim Dokja da onların arasındasınız."


Jung Heewon ne ima ettiğini anladı.


"Bu yüzden bana ihtiyacın vardı."


"Doğru. Bir başmelek tarafından seçilmiş biri olarak burayı yaklaşık on yıl daha ayakta tutabilirsiniz. Takımyıldızı olan Kim Dokja ise Cennet'in yaşam gücüne en az iki yüz yıl kazandırır."


"Böyle bir şeye razı olacağımı mı sanıyorsun?"


"Olacaksınız. Çünkü siz bir baş meleğin cisimleşenisiniz."


Kendini feda ederse Cennet'i koruyabilecekti.


"Sizin yardımınızla bir süre küçük suçlar yüzünden insanları cezalandırmamıza gerek kalmaz. Binlerce, hatta on binlerce hayat kurtarabilirsiniz."


Omuzları titredi. Kendi hayatıyla on binlerce insanı kurtarabilirdi. Eğer ölmezse onun yerine on binlerce kişi ölecekti.


Hırrr...


Yerde balığı andıran bir canavar kıvranıyordu. İnsan yüzü, Geumho İstasyonu'nda tanıştığı kadına benziyordu. Yalvarırcasına ona bakıp inliyordu.


"Ben..."


Hayatı zaten boşa gidiyordu. Anne babası, arkadaşları ve onu hatırlayan herkes ölmüştü. Senaryoların sonuna ulaşmak imkânsızdı. Yaşamaya devam etmek anlamsız olacaktı.


"Ben..."


[Mutlak İyi safının takımyıldızları sana bakıyor.]


Kararını verdi.


"O zaman ben..."


Kendini feda ederek binlerce hayat kurtarabiliyorsa, yapılması gereken doğru şey buydu. Adildi. İyilik olurdu.


Reinheit'in ifadesi yumuşadı.


Ancak son anda bir şey onu durdurdu.


Peki hayatımın anlamı neydi?


Bu muhtemelen hissettiği beyhudelikti ve...


Ben... Ben kimdim ki?


...hayata olan son bağıydı.


"Kılıç kullanmakta iyisin, Heewon-ssi."


Bu soruların cevaplarını zaten biliyordu.


"Aramızda adaletsizlik karşısında senden daha sarsılmaz kimse yok; özellikle de güçlünün zorbalığı söz konusu olduğunda."


"Her zaman ekibin ön safında savaşırsın ve işler zorlaştığında asla şikâyet etmezsin."


Biri ona bu cevapları vermişti.


"Benim gördüğüm sen busun. Senaryoları birlikte yürüttüğümüz için senin hakkında bunları öğrenebildim."


Belki de Kim Dokja senaryolar hakkındaki gerçeği zaten biliyordu. Buna rağmen vazgeçmemişti.


"Bu yüzden senaryoları tamamlamaya devam etmemiz gerektiğine inanıyorum."


Jung Heewon yavaşça yeniden ayağa kalktı.


"Burada ölemem."


Bencil olmaya karar verdi. Seçimi bütün o insanları ölüme mahkûm etse bile yaşamaya karar verdi. O yükü taşıyarak yaşamaya karar verdi.


"Hayır, gerçekten öleceksiniz."


Ancak bazen hayat istediğimiz gibi gitmezdi.


"Ve uslu uslu Cennet'e gübre olacaksınız."


<Cehennem Alevlerinin Azabı>'nı tam güçle etkinleştirse bile, aynı anda başa çıkamayacağı kadar çok iblis türü vardı.


Jung Heewon ifadesini sertleştirdi ve tüm Büyü Gücü'nü serbest bıraktı. Ölemezdi. Ölmeyecekti.


KVAANG!


Arkasındaki mağara duvarını yıkan patlamanın açtığı yerden içeri insanlar koştu.


"Heewon-ssi!"


"Hey, Unnie! Sürekli bizi ekip durursan biz ne yapacağız?"


Onun hayatını ayakta tutan insanlardı.


Yine de Reinheit paniğe kapılmadı. Her şey onun lehine gidiyormuş gibi gülümsedi.


"Görünüşe göre bolca besin elde edebileceğim."


Sıralamanın iki numarası olan onun, Kim Dokja'nın olmadığı bir ekipten korkması için hiçbir neden yoktu.


"Herkes geri çekilsin!"


Lee Hyunsung öne çıktı ve grubu korudu. Güven vericiydi, ama durum hâlâ kötüydü. Bu savaşta biri ölebilirdi. Şansları yaver gitmezse herkes ölebilirdi.


Keşke Kim Dokja burada olsaydı.


Jung Heewon ona güvenmemeye çalışmıştı, ama aynı düşüncelere yeniden kapılmasına engel olamıyordu.


Reinheit elini kaldırarak, "Bu sizin sonunuz," dedi.


Tam o saniyede, başlarının üzerindeki mağara tavanı bütünüyle çöktü. Sanki devasa bir bombardıman uçağı tepelerinden sığınak delici bombalar yağdırıyormuşçasına, ardı arkası kesilmeyen dehşetli patlamalar koptu.


KVAANNNG! GÜMMMM!


Bir eter fırtınası Devridaim'in dallarını parçaladı ve parçalanan tavan doğrudan Reinheit ile canavarlarının üstüne çöktü.


Graaaahhh!


Moloz yığınlarının altında ezilen yaratıkların boğazından, insanın kanını donduran boğuk çığlıklar fışkırdı. Bu korkunç hengamenin geniz yakan keskin dumanı arasından tanıdık bir ses duyuldu.


"İğrenç derecede derin bir yere saklanmışsınız."


Enkazın tepesinde, istifini bozmayan bir adamın ve peşinden gelen bir kadının siluetleri belirdi.


Yoo Joonghyuk, hayranlık ve şaşkınlıkla açılmış o gözlere doğrudan baktı ve dişlerinin arasından, her kelimeyi tek tek sordu: "...Kim Dokja nerede?"




RoS: Reinheit'in konuşmasını ve Heewon'un ikilemi hem içimi karattı hem de yordu. Heewon'un tutunacak tek dalının Dokja ve arkadaşları olması ise gizlice canımı yaktı. Aile üyelerinden hayatta kalan var mı acaba?



🎨 Bu bölümün manhwa uyarlaması:

📖 Manhwa Bölüm 186
Önceki Sonraki

Hata ve önerilerinizi Discord Sunucumuza katılarak paylaşabilir ve yeni bölümler yayınlandığında anında haberdar olabilirsiniz!

Topluluğa katıl, teorilerini paylaş ve yeniliklerden haberdar ol!

Discord'a Katıl!