Bölüm 162: 32. Sahne — Kim Dokja'nın Aşkı I
Kim Dokja'nın gidişinin üzerinden dört gün geçmişti. Kale hâlâ tüm görkemiyle ayaktaydı ve görünürde en ufak bir yıkım belirtisi yoktu. Cennet'in gökyüzü her zamankinden daha huzurluydu; hatta bazıları bu durgun havayı "mayıştırıcı" olarak nitelendirebilirdi.
Lee Gilyoung yukarı bakıp kasvetli bir sesle, "Terk edildik," dedi.
"Yine başladı bu velet."
"Dokja-hyung bizi bir kenara attı."
Son iki gündür her fırsatta, yüzünü keder kaplamış hâlde bunu tekrarlıyordu. Yakınlarda kılıcını bileyen Lee Jihye kaşlarını çattı.
"Niye bu kadar mızmızlanıyorsun? Sonunda bir kere olsun huzur bulduk."
"Başkahraman yoldaşlarını ne zaman geride bırakır, biliyor musun?"
"Ne zaman?"
"Ona ayak bağı olduklarında."
"..."
"Bizi işe yaramaz sanıyor!"
"...Ahjussi nasıl başkahraman oluyormuş be? Dürüst olmak gerekirse o role biri cuk oturacaksa o da kesinlikle Ustamdır. Hem burası bir roman falan değil, velet," diye homurdandı Lee Jihye; fakat bunları söylerken kendi yüz ifadesi de pek iç açıcı görünmüyordu.
Son dört gündür ekibin başına kayda değer hiçbir şey gelmemişti. Huzur bir uyuşturucu gibiydi; insanı bu kadar huzurlu olmanın gerçekten sorun olup olmadığını düşündürüyordu. Kimse onları tehdit etmiyor, dünyada endişelenecek hiçbir şey bulunmuyordu. Boş zamanlarında yalnızca becerilerini çalışıyor ve Kim Dokja'nın her birine bıraktığı tavsiyeleri düşünüyorlardı.
「 Gilyoung, becerilerinin süresi fazla kısa. Fazladan jetonun varsa [Tahammül] ya da [Yılmaz Sebat] almayı dene. Dokkaebi Borsası'nı kullan ya da sponsorundan yardım iste. 」
「 Jihye, statların Çevikliğe fazla kaymış. Biriktirdiğin jeton varsa Kuvvet ya da Büyü Gücü'ne yatır. İkisinden hangisini seçtiğine göre savaş tarzın değişecek. 」
「 Yoosung, şimdilik [Terbiye Etme] ve [İleri Türler Arası İletişim] seviyelerini azami seviyeye çıkarmaya odaklan. Terbiye etmeyle ilgili başka becerilere ihtiyacın olursa bana istediğin zaman söyle. 」
Belki de Lee Gilyoung'un sözleri yüzündendi, ama Lee Jihye huzursuzlandı. Yanında resmî oturuşla oturup [İleri Türler Arası İletişim] becerisini çalıştıran Shin Yoosung'a göz attı. Ayak ucuyla onu dürttü.
[Burada 정좌 (jeongjwa) kastediliyor; bu, bağdaş kurarak oturmayı ifade eden ve daha yaygın olan 跏趺坐 ya da diz çöküp kalçayı topukların üzerine koyarak oturmayı ifade eden 跪坐 olabilir.]
"Hey, küçük canavar."
"...Ne."
Aynı ekipte olabilirlerdi, ama Shin Yoosung Lee Jihye'yi pek sevmezdi; çünkü Lee Jihye, Kim Dokja'ya karşı kabaydı. Bunu da attığı bakışla belli etti.
"Hey, hey, bana öyle bakma," dedi Lee Jihye, garipçe kendini savunarak. "Sana bir şey sormam gerekiyor."
"Ne?"
"Dokja-ahjussi eskiden ne yapardı, biliyor musun?"
Shin Yoosung gözlerini kıstı.
"Neden soruyorsun?"
"Belki bir şeyler biliyorsundur diye düşündüm. Hani, onun cisimleşeni olduğun için. Senkromuz yükseldiğinde genelde sponsorlarımız hakkında daha çok şey öğreniriz."
Aslında Lee Jihye de stigmasını her etkinleştirdiğinde Lee Sunsin'in anılarına ortak oluyordu. Stigmalar, en nihayetinde Hikayelerin kalbi demekti. O kudret ne zaman kullanılsa, takımyıldızın geçmiş Hikayesine aşina olmak kaçınılmazdı.
Lee Gilyoung birden ayağa fırladı ve tüm dikkatiyle Shin Yoosung'u dinlemeye başladı. Gözleri buluştuğunda Shin Yoosung omuzlarını gururla dik tutmaya çalıştı. Bir süre düşünceli düşünceli parmağını dudaklarına bastırdıktan sonra sonunda konuştu.
"Ahjussi..."
"Ahjussi?"
"O yalnız biri."
"Hey, bunu herkes söyleyebilir."
Lee Gilyoung sözünü kesince Shin Yoosung dudaklarını ısırdı ve devam etti: "Bir de kitapları gerçekten çok seviyor..."
"Kitap mı?"
"Evet. Onu düşündüğümde sayısız sayfa beliriyor. Ne olduklarından emin değilim... Üzerlerinde ne yazdığını da göremiyorum." Başını eğdikten sonra devam etti. "Tüm bildiğim bu. Daha stigmam bile olmadı."
"...Seni zor durumda bırakmak için sormadım."
Lee Jihye onun minicik omzunu okşadı. Lee Gilyoung'un parlayan gözleri söndü ve ilgisiz bir ifadeyle yeniden önüne bakmaya başladı. Bazen tek bir kişinin yokluğunun göze battığı anlar olurdu. Sadece o kişi eksikti, ama her şey farklı hissettiriyordu. Lee Jihye, gruplarının bu kadar yolu birlikte gelebilmiş olmasının ne kadar şaşırtıcı olduğunu ilk kez fark etti.
Ahjussi olmasaydı çoktan hepimiz ölmüş olurduk...
Her biri başlı başına bir tedirginlik yumağıydı. Yalnızca Kim Dokja'ya bel bağlayan iki çocuk, sadece talimatnameyi takip eden asker ve ne yazık ki sponsoru yüzünden tüm gücünü kullanamayan güzel bir kılıç ustası...
[Takımyıldızı Deniz Savaşının Tanrısı, Cisimleşen Lee Jihye'nin vatanseverliğini eleştiriyor.]
Lee Jihye küçümseyerek burnundan soludu, kulaklarını kapatıp onu duymamak için "Lalalalala" diye bağırdı.
"Neyse, asker-ahjussi yine başladı."
Lee Hyunsung dünden önceki günden beri arada sırada uzaklara dalıp gidiyordu. Lee Jihye, o bakışın diğer ucunda kimin olduğunu çok iyi bildiği için kıkırdadı. Kısa bir mola vermek o kadar kötü bir şey olmayabilirdi.
Sonunda Lee Hyunsung, karar vermiş gibi yumruğunu sıkarak ayağa kalktı.
"Hey çocuklar," dedi Lee Jihye çocukları dürterken, "eğlenceli bir şey görmek ister misiniz?"
Jung Heewon son dört gündür kâbuslar görüyordu. Cennet'in ortalığı kasıp kavuran canavarlar tarafından yok edildiğini düşlemişti ve Kim Dokja'nın ona bıraktığı Yargıcın Kılıcı, her uyandığında ağlıyordu. Reinheit birkaç kez yanına gelmiş, muhafızların kaptanı olmasını istemişti, ama her seferinde reddetmişti.
Neden mi? Çünkü Yargıcın Kılıcı yalnızca yakınlarda "kötülük" olduğunda ağlardı.
Alçak, arduvaz bir çatının üzerine oturmuş Cennet'in manzarasına baktı. Bu şehirde "kötülük" sayılabilecek hiçbir şey görünmüyordu.
"Heewon-ssi, bir şey mi canınızı sıkıyor?"
Ne zaman geldiğini fark etmemişti; Lee Hyunsung hafifçe kızarmış bir yüzle yanında duruyordu.
"Ah, pek sayılmaz. Sadece her şey o kadar huzurlu ki çok düşünüyorum."
"Benim için de öyle."
İkisi de sustu; aralarında tuhaf bir hava oluştu. Lee Hyunsung, Nirvana yüzünden çılgına dönen Jung Heewon'u kurtardığından beri aralarında garip bir gerilim vardı. Ne var ki ikisi de bunun ne anlama geldiğini bilmiyordu. Jung Heewon hâlini hatırını sormayı düşündü, ama ona döndüğünde Lee Hyunsung uzaklardaki manzaraya dalmıştı.
[Takımyıldızı Alevin İblisvari Yargıcı, Cisimleşen Lee Hyunsung'un davranışlarını onaylamıyor.]
[Takımyıldızı Alevin İblisvari Yargıcı, Takımyıldızı Çeliğin Efendisi'ni uyarıyor.]
[Takımyıldızı Çeliğin Efendisi, bunun müdahil olmaları gereken bir mesele olmadığını söylüyor.]
Jung Heewon iç çekti ve çatının aşağısına baktığında, meyve kasası yığınlarının ardında saklanmış, birbirine sokulmuş üç tanıdık gölge gördü.
...Orada ne yapıyorlar?
Tam onlara seslenmek üzereyken Lee Hyunsung, "Bu huzurun bir sebebi olduğunu düşünüyorum," dedi.
Jung Heewon sözün durup dururken söylendiğini sanmıştı; meğer Lee Hyunsung yalnızca konuşmalarını sürdürüyormuş. Yoksa onun için zaman, kalp atışları kadar yavaş mı ilerliyordu?
Jung Heewon hüzünlü bir gülümsemeyle cevap verdi: "Görünüşe göre Dokja-ssi'nin bizi burada öylece bırakıp kendi işine gitmediğine inanıyorsun."
"O böyle biridir. Nedenini bulmak bizim işimiz."
Jung Heewon Kim Dokja'yı düşündü. Onlardan farklı bir zamanda yaşıyor gibiydi. Sanki gelecekte bir adım ilerideymiş gibi onları yönlendiren biri. Ekibi Cennet'te geride bırakmasının mutlaka bir nedeni vardı. Fakat ne kadar düşünürse düşünsün, bunu tam olarak neden yaptığını çözemiyordu.
"Senaryoyu geri verin!"
"Sonraki kata gitmek istiyoruz!"
Kaşlarını çattı. Cennet Protestocuları. Bu huzurlu Cennet'te hoşnutsuzluk duyan yegâne insanlar çatının altında harekete geçmişti. Ortak bir sloganları olmasa da şehrin dört bir yanında ara sıra ortaya çıkarlardı.
Jung Heewon bunu pek anlayamıyordu. Neden senaryolara geri dönmek istesinlerdi ki?
"Bir kavga çıkacak gibi."
Lee Hyunsung cevap olarak başını salladı. İkisi bakıştı ve sanki her şeyi önceden planlamışlar gibi başka tek kelime etmeden birlikte aşağı atladılar.
Jung Heewon yere indiğinde kan çoktan dökülmüştü. Buna "kavga" denemezdi. Terazinin doğal olarak muhafızlardan yana eğildiği tek taraflı bir saldırıydı. Bu bariz aşırı güç kullanımı Jung Heewon'u öyle öfkelendirdi ki onları durdurmaya çalıştı.
"Durun. Sakin olun ve geri çekilin. Bu kadarı fazla!"
"Biz yalnızca görevimizi yerine getiriyoruz. Müdahale etmeyin."
Muhafız kaptanı Jung Heewon'un elini üzerinden silkeleyip adamlarına yere serilmiş protestocuları toplamalarını emretti. Protestocular küçük arabalara yüklenerek bir yere götürüldü.
"Kaçan herkesi yakalayın. Yanlarında olan herkesi de kilitleyin."
"Ya şu kadın?"
"Bırakın. Lord'un emri böyle," diye kestirip attı ve Jung Heewon'a hoşnutsuzlukla baktı.
Protestocuların geri kalanının yakalanıp getirilmesi uzun sürmedi. Ancak aralarında beklenmedik kişiler de vardı.
"B-Ben protestocu değilim! Sadece geçiyordum! Dayoung-ah! Dayoung-ah!"
Geumho İstasyonu'ndaki anne-kız ikilisi.
"Bekleyin!" diye bağırdı Jung Heewon. "O protestonun parçası değildi!"
"Protestocu," diye cevap verdi bir muhafız. "Peşine düştüğümüzde paniğe kapılıp kaçmaya çalıştı. Masumsa neden kaçsın?"
"Hayır!" diye yeniden bağırdı Jung Heewon. "Birdenbire peşine düşülünce korkup kaçmak gayet normal!"
"Suçları yakında ortaya çıkar. Vakit yok, hemen götürün!"
"Bekleyin dedim!"
"Bizi rahat bırakmazsanız Lord'un aksi yöndeki emrine rağmen sizi de kilitleriz."
İşin tuhaf yanı, Jung Heewon yalnızca tutuklanmaktan söz edilmesiyle kalakaldı. Nedenini bilmiyordu. Uzun süre vahşi doğaya atıldıktan sonra birden hukuk ve düzenle yönetilen bir topluma dönmüş olması yüzünden miydi?
Kadın durumun kontrolden çıktığını anlayınca bağırdı: "Kızım hiçbir yanlış yapmadı! Lütfen en azından onu bırakın!"
Çığlıkları muhafız kaptanını duraksattı.
"...Peki. Çocuğu bırakın."
Muhafızlar başını salladı ve yalnızca kadını götürdüler. Küçük kız annesinin sürüklenişini izlerken ağlıyordu.
"Anne...!"
"Dayoung-ah, beni dinle. Annen yakında dönecek, tamam mı? Sadece beni bekle! Tam burada bekle..." Uzaklaştıkça sesi kayboldu.
Jung Heewon gecikmeli olarak peşlerinden gitmeye yeltendiğinde, onları izleyen tüccarlardan bazıları araya girdi.
"Agassi, zahmet etmeyin. İşe yaramaz. Cennet'in yasası bu."
"...Nereye gidiyorlar?"
"Muhtemelen Cennet'in yeraltı zindanına."
"Zindan mı?"
"Evet. Muhafızlar dışında kimsenin girmesine izin yok. İçeride ne yapıyorlarsa artık, oradan şimdiye kadar kimse dönmedi. Cık cık. Çocuğa yazık, ama yasaya uysalardı."
Etraftakiler yaşananları olağan bir durummuş gibi karşılayıp yollarına devam ettiler. Jung Heewon ağlayan çocuğun yanına adımladı. Bir an ne yapacağını bilemeyip duraksadı; en nihayetinde küçük kızın önüne diz çöktü ve tereddüt içinde elini kavradı. Çocuk onu fark ettiği anda kendini kadının kollarına bıraktı. Kaygıyla karışık o sıcaklık göğsüne bastığı anda, Heewon'un içinde fırtınalar koptu.
...Cennet, ha.
"Ne yapmamız gerektiğini anladım galiba."
Lee Jihye ile diğerlerine döndü. Hepsi sonunda kendi "senaryolarını" bulmuş gibiydi.
Lee Hyunsung, "Oldukça büyük bir operasyon olacak. Yalnızca bizim gücümüz yeter mi, bilmiyorum," dedi.
"Ahjussi bunu halledebileceğimizden emin olduğu için gitmiştir. Muhtemelen kendisi çok daha büyük bir şeyle uğraşıyordur. Her zaman böyle oldu."
"Doğru. Hyung yine o ciddi yüz ifadesiyle canavarlarla savaşıyor olmalı."
Kim Dokja bir sebep olmadan gitmezdi. Yaklaşan bir tehditten ekibi korumak için olabilirdi ya da bir şekilde bu senaryoyu tamamlamak için. Ne olursa olsun, Kim Dokja'nın şu anda dünyayla çarpıştığına ve hayatını ortaya koyduğuna şüphe yoktu.
Sonunda Jung Heewon, "Bu sefer işleri kendi başımıza halledelim," dedi.
"Kim Dokja'ya bel bağlamaya devam edemezlerdi. O, gözlerinin görebildiği yerin çok ötesinde cehennem gibi bir senaryo yürütüyor olmalıydı."
"Hey! Bu harbiden efsane, Kim Dokja. Niye daha önce böyle yaşamaya başlamadık?"
Spor araba düzlüklerde hızla ilerlerken motorunun kükremesi Uçurum Ovaları'nı çınlattı.
"...Sorma."
Son dört günde Uçurum Ovaları'nda üç gizli senaryo temizlemiştik. Geleceğe dair tüm bilgimi özgürce kullanabildiğim için pek zor değillerdi.
"Bu herifin zayıf noktası 34. Tur'da ortaya çıkmıştı. Belinin alt kısmındaki üç küçük noktaya basarsak..."
"Alan saldırıları tehlikeli, ama aynı zamanda onu tamamen açıkta bırakıyor..."
"Bu boss'un zayıflığı göt deliği..."
Han Sooyoung'la seyahat ettiğim için bazı şeyler daha kolaydı.
"Tamam, göt deliği o zaman."
Bilgileri neden bildiğimi açıklamak zorunda kalmıyordum ve o da söylediklerimden şüphe etmiyordu. Sonuç olarak iki yıldız yadigârı ve geniş ovalarda yadigârlardan biri kadar işe yarayan SSS sınıfı bir eşya elde etmiştik.
[SSS Sınıfı Ferrarghini]
Araba, Seri Üretim Yapımcısı'nın yarattığı SSS sınıfı serinin bir parçasıydı.
Vruuum!
Büyü Gücü harcamadan, [Rüzgârın Yolu] ile koştuğum hızda gitmekle kalmıyor; önüne ve arkasına yerleştirilmiş [SSS Sınıfı Büyü Tareti] ile düşman gruplarını da yok edebiliyordu. Bir kereliğine, ovalarda yarışırken araba sürmenin basit hazzını tadabildik.
Buna ne ad vermeliydim peki? Seçkin bir regresörün tadım menüsü gibi bir şey mi?
Yoo Joonghyuk'a bir kez daha içerledim. Ben senaryoları temizlemek için belimi kırarken o herhâlde bu tür lükslerin tadını çıkarıyordu. Han Sooyoung benden bile heyecanlıydı.
Yolcu koltuğunda ayağa dikilip kollarını açarak haykırdı. "Bir daha asla kimsenin ezilip geçilen paspası olmayacağım! Bundan sonra bencilce, sadece kendim için yaşayacağım!"
Zihniyetinin tam bir regresörünkine döndüğünü duyunca, "Zaten sadece kendin için yaşıyordun," demek istedim.
[Birçok takımyıldızı Cisimleşen Han Sooyoung'un dobra sözlerinden memnun.]
[Birçok takımyıldızı ikinizin işleri yapma biçimine katılıyor.]
[20.000 jeton elde edildi.]
Tatatatatata!
Yaklaşan canavarlar, fazla yaklaşamadan Ferrarghini'nin büyü mermileri tarafından avlanıyordu.
Han Sooyoung jetonları toplamanın coşkusuyla küçük göğsünü gururla şişirip bana seslendi: "Kim Dokja! Sen de bir şey söyle! Bir daha ne zaman böyle hissedeceksin?"
Bir an tereddüt ettim. Utanç verici olduğunu düşündüm, ama içten içe ona katılıyordum. Hayatım daha önce hiç bu kadar iyi gitmemişti. Hep fazla mesaiyle boğuşmuştum. Ferrari bir yana, ikinci el bir arabaya bile param yetmediği için toplu taşıma kullanmak zorundaydım. O hâlde... biraz kendimi salmam sorun olmazdı, değil mi?
Gözlerimi sımsıkı yumup çekinerek bağırdım: "B-Ben başkahramanım!"
[Takımyıldızı Alevin İblisvari Yargıcı utançtan gözlerini kapatıyor.]
[Takımyıldızı Altın Başlığın Esiri kanal değiştirmeyi düşünüyor.]
[Takımyıldızı Boşluğun Kara Alev Ejderhası chuuni enerjine hayran kalıyor.]
Siktir... Biraz keyif çatmama da mı izin yok?
Neyse... Cennet'te de şimdiye kadar işler hareketlenmeye başlamış olmalıydı. Orijinal romanda böyle olmuştu, yani ekibim bunu gayet iyi halledebilirdi. Her şeyin bu kadar pürüzsüz gittiği bir zaman daha olduğunu hiç sanmıyordum. Bu gidişle bu senaryoyu çok kısa sürede tamamlayabilecektik ki—
[Büyük bir Kader ölümünü diliyor.]
...Ne?
RoS: O boss'un zayıflığını nasıl keşfedildiğini sormayacağım...
🎨 Bu bölümün manhwa uyarlaması:
📖 Manhwa Bölüm 183