title mobile

Bölüm 138: 27. Sahne — Okunamayan II

Herkesin zihnine kazınan birkaç söz olurdu; Lee Hyunsung da farklı değildi. Mesela üniversiteye yeni başladığında bunlar, ortak ders profesöründen ders sırasında en sık duyduğu sözlerdi.

"Herkes yaratıcı olmalı!"

"Kalıpların dışında düşünün!"

"Bulunduğunuz noktadan harekete geçebilmelisiniz! Gidin ve gerçekten ne yapmak istediğinizi bulun!"

Lee Hyunsung o zamanlar, Peki... Bunu nasıl yapacağım? diye düşünmüştü.

Çocukluğundan beri belirli saatlerde okula gitmeye, yemek yemeye ve yatmaya alışmış Lee Hyunsung için toplumun talepleri fazlasıyla ani gelmişti. Ona daima katı "kalıplara" uyması söylenmişti; öyleyse neden şimdiye kadar hiç denemediği şeyleri yapmaya zorlanıyordu?

"Yaratıcılık" neydi?

"Kalıpların dışında düşünmek" neydi?

Dünya neden hayatta kalmak için bütün bunları yapmak zorunda olduğun bir yere dönüşmüştü?

Ben bunca zamandır ne yapıyordum?

Lee Hyunsung üniversite yıllarında yolunu kaybetmiş ve doğal olarak askere yazılmıştı.

"Bence sen asker olmak için doğmuşsun. KASOC'ye başvurmayı dene."

[KASOC, Korea Army Special Officer Cadet'in (간부사관), yani Kore Kara Kuvvetleri Özel Subay Adaylığı programının kısaltmasıdır. Daha önce askerî deneyim kazanmış kişilerin subay olmasını sağlayan bir programdır.]

O zaman bölük idari subayının sözünü dinlemeseydi şimdi nasıl bir hayat sürüyor olurdu? Bunu bilemezdi. Seçmediği geleceğe dair bilebileceği hiçbir şey yoktu. Her hâlükârda, kader onu o yöne itmişçesine asker olmuş ve seçiminden pişmanlık duymadan yaşamıştı. Toplumu da insanları da zor bulan biri olarak ordu ona nispeten rahat geliyordu.

İdari subay, KASOC'yi geçip orduya dönen Lee Hyunsung'u şu sözlerle kutlamıştı:

"Asteğmen Lee-nim, ne yapacağını bilmediğinde kılavuzda yazanları uygula. En azından o zaman kimse seni sorumlu tutmaz."

Bunu kadeh kaldırmak yerine mi duymuştu? Anıları geçen haftanın öğle yemeği menüsü kadar bulanıktı. Yine de o subayla tekrar karşılaşabilseydi kesinlikle tek bir şey sorardı.

İdari subayım, şimdi ne yapmalıyım?

Lee Hyunsung yaklaşan <Cehennem Alevlerinin Azabı> denizine bakıp dudaklarını ısırdı.

Böyle durumlar için bir kılavuzum yok.

Askerlik Andı'nı ezberden okumanın daha kolay olacağını düşünerek boğazı yırtılacakmış gibi bağırdı: "Jung Heewon-ssi! Lütfen kendinize gelin! Lütfen!"

Ancak Askerlik Andı askerlerin yüreğine işleyemediği gibi, onun sesi de Jung Heewon'a ulaşmadı.

Hwarurururuk!

Cehennem alevleri cisimleşenlerle birlikte yeri yutup onları acı içinde yakarken güç bela bir binanın arkasına saklandı.

"Kruaagh!"

"Yardım edin!"

Hiçbirini kurtaramıyordu. Çeşitli kılavuzlardaki sayısız madde zihninden geçti ama hiçbiri gözlerinin önündeki ölümleri nasıl önleyeceğini anlatmıyordu. Bir başka cisimleşen, sağlayamadığı adaletle alay edercesine boş yere uzattığı kolunun hemen önünde küle dönüştü.

Jung Heewon'un silueti yaklaşırken sıcak hava dalgalarının arasında titreşiyordu.

[Takımyıldızı Çeliğin Efendisi sessizce sana bakıyor.]

Lee Hyunsung o sessiz bakışın altında dudaklarını kemirdi.

'Dokja-ssi. Şimdi ne yapmalıyım?'

Savaşmalı mıydı? Onu durdurabilir miydi? Yaklaşan Jung Heewon'a baktı ve yumruklarını titreyecek kadar sıktı. Bu titremenin ne anlama geldiğini, tereddüdünün nereden geldiğini ya da neden buradan kaçamadığını bilmiyordu.

Belki de karmaşık olan dünya değildi. Belki Lee Hyunsung'un kendisiydi.

'Dokja-ssi, lütfen bana cevabı söyleyin!'

Mümkün olmadığını bildiği hâlde Lee Hyunsung, havanın mucizevi biçimde bozup yedeklik eğitiminin iptal edilmesini uman bir yedek asker gibi tekrar tekrar dua etti. Şaşırtıcı biçimde, hiç almayı beklemediği duasının cevabını duydu.

— Lee Hyunsung-ssi.

Bunun işitsel bir sanrı olduğundan emindi.

— Beni duyabiliyor musunuz?

Ama sanrı değildi. Çevresine baktı fakat sesin kaynağını bulamadı. Ses kafasının içinden geliyor olmalıydı.

"Dokja-ssi!"

Bu da düşmanın tuzağı olabilir miydi? Yine de bir hile olsa bile inanmaya razıydı.

— Şimdilik koşarken düşünelim. Önünüzde iki yol var.

Lee Hyunsung içgüdüsel olarak ayağa fırlayıp koşmaya başladı. Bu bir tuzak olamazdı. Sohbete böyle başlayan tek bir kişi vardı.

Jung Heewon peşine düştü ama artık korkmuyordu. Zihni yeni emirlere hazır hâle gelirken nefesi hızla düzene girdi. Derin derin soluk alıp verirken gerilmiş kasları zonklayıp daha da şişti; görevi yerine getirmeye hazırdı.

— İlk seçenek Jung Heewon'u öldürmek.

"...Bu tanıdık geldi."

Kim Dokja hep böyleydi. İlk tanıştıkları zamandan beri böyle davranıyordu. Önce en güvenli ve en acımasız çözümü sunar, böylece onu reddeden taraf ekip üyeleri olurdu.

"İkincisi de böyle kaçmaya devam etmek mi?"

— ...Doğru.

"O zaman her zamanki gibi üçüncü yolu seçeceğim."

Kim Dokja'nın çözümü daima üçüncü cevaptı. Her durumda üçüncü bir seçenek bulabilen biri... Kim Dokja böyle biriydi. Bu yüzden Lee Hyunsung bu sefer de ona güvendi.

Ancak...

— Lee Hyunsung-ssi. Bu kez üçüncü bir yol yok.




Elbette onun için üçüncü bir seçeneğim vardı. Yalnızca doğru zamanı beklememiz gerekiyordu.

["Bilge Okuyucunun Bakış Açısı" 3. Aşama şu anda kullanılıyor.]

["Birinci Şahıs Yardımcı Karakterin Bakış Açısı" şu anda tamamlanmamış durumda.]

Rakibin onca kişi arasından <Cehennem Alevlerinin Azabı>'nı kullanan Jung Heewon olması gerekiyordu. Eşleşme bundan daha kötü olamazdı. Gerçi başkası olsaydı da pek farklı olmazdı.

"...Neden hep böylesin!" diye haykırdı Lee Hyunsung, soluk soluğa.

Harururuk!

Birinci Şahıs Bakış Açısı'nda olduğum için alevlerin tüm sıcaklığını hissediyordum. Jung Heewon bütün Seul'ü bir ateş denizine çevirmek istermişçesine kılıcını savurdu. Doğrusunu söylemek gerekirse sunduğum birinci ve ikinci yollar özünde aynı sonuca varacaktı. Lee Hyunsung onu öldürse de kaçsa da Jung Heewon kontrolden çıkan Büyü Gücü yüzünden zaten ölecekti.

Başka bir deyişle, ikisinden en az biri ölecekti. Nirvana'nın hazırladığı lanet senaryo buydu.

"Jung Heewon-ssi'yi öldürmek mi? Bana bu tavsiyeyi vermek için mi geldiniz?"

Jung Heewon giderek yaklaşıyordu. Müttefikken bundan emin olamamıştım ama şimdi karşı saflarda durduğumuz için hiç şüphe yoktu. Kötülüğün Yargıcı Jung Heewon güçlüydü. [Yargı Saati] olmasa bile [Kötü Katliamı] vardı; üstüne bir de Uriel'in stigması <Cehennem Alevlerinin Azabı> sayesinde alev yağdırabiliyordu.

Bir araya getirdiğim ekipte tartışmasız en güçlü üye oydu. Yoo Joonghyuk bile onu öldürmeden etkisiz hâle getirmekte zorlanırdı.

"Bu yöntemi kabul edemem."

Bu da nasıl bir cesaret böyle?

Lee Hyunsung bu kez Jung Heewon'a doğru ilerledi.

— Bir dakika, Lee Hyunsung-ssi!

"Jung Heewon-ssi! Uyanın!"

Var gücüyle koşmaya başlayıp ona doğru hücum etti; sanki hem bana hem de "kılavuza" güvenen kendisine öfkeliymiş gibi ilerliyordu.

KWANNNG!

Lee Hyunsung'un <Yüce Dağ İtişi> ile Jung Heewon'un <Cehennem Alevlerinin Azabı> çarpıştı ama ulu dağları bile geri itebilen avuçları başmeleğin ateşiyle boy ölçüşemedi. Çok geçmeden sağ kolu eriyerek beyaz ışık saçan akkor bir kütle hâlinde damlamaya başladı.

"Jung Heewon-ssi!" Lee Hyunsung acı ve keder dolu bir çığlık attı.

Kaybettiği sağ kolundan vazgeçip sol elini uzattı. Aceleyle seslendim:

— Lee Hyunsung-ssi, kaçarsanız en azından biriniz yaşayabilir.

"Reddediyorum."

— Kaçsanız bile kimse sizi sorumlu tutmayacak.

"Reddediyorum!"

— Beni bir kılavuz olarak görmüyor musunuz? O zaman beni dinleyin!

"Ben böyle bir kılavuz istemiyordum!" Lee Hyunsung'un bu cevabı beklenmedik olsa da tam ona yakışacak türden bir yanıttı.

Her insan bir çelişkiydi. Kılavuza uyanlar ondan en çok nefret edenlerdi; gerçekten yaratıcı olanlarsa içten içe herkesten çok bir sistemle sınırlandırılmak isterdi. Hikâyeleri, o çelişkiyi aştıkları anda başlardı.

Kwaaaah!

"Böyle vazgeçemem! Sonuç iyi olmasa bile! Burada ölsem... Ölsem bile!"

Lee Hyunsung ne kadar dayanıklı olursa olsun Shin Yoosong'u bile eritmiş <Cehennem Alevlerinin Azabı>'na karşı koyamazdı. Sol kolunun, ardından da sağ bacağının yavaş yavaş erimesi uzun sürmedi.

Yine de ayakta kaldı. Ateşe çekilen bir pervane gibi, ne pahasına olursa olsun Jung Heewon'a ulaşmaya çalıştı. Sağ bacağı dizinin altından yok olup sendelediğinde nihayet konuştum.

— Anlıyorum. Aferin.

Lee Hyunsung cevap vermedi. Burukça gülümsedim.

— İşte üçüncü yol tam olarak bu.

Üçüncü yöntem, ona öylece yapmasını söyleyebileceğim bir şey değildi. Buna Lee Hyunsung'un kendisinin karar vermesi gerekiyordu. İşe yarayacağından emin değildim. Yine de bu yolu seçmemin sebebi, Jung Heewon'u o hâlde gördüğünde Lee Hyunsung'un kalbinde beliren ince çatlaktı.

— Bunu kendiniz buldunuz. Hiçbir kılavuz olmadan.

Lee Hyunsung alevlerin arasında çökerken gülümsedi.

"Dokja-ssi, her şey için teşekkür ederim."

İçinde yükselen coşkuyu ben de hissedebiliyordum. Bu, yalnızca çelişkilerini aşıp ölüm karşısında aydınlanmaya ulaşan insanların erişebileceği bir duyguydu.

Bu his muhtemelen Nirvana'nın uzun zamandır ulaşmaya çalıştığı varoluş hâlinin ta kendisiydi. Yine de bunu görseydi ne yapacağını bilemezdi; Jung Heewon ondan etkilenmiş olabilirdi ama şu anda gerçekten "şu anı" yaşayan kişi Lee Hyunsung'du.

— Bana teşekkür etmene gerek yok. Bu yalnızca başlangıç.

Bununla bir Hikayenin temelleri atılmıştı ama nasıl devam edeceğine seyirci karar verecekti. O seyirci, Lee Hyunsung'u herkesten daha şefkatli bir bakışla izleyen tek bir yıldızdı.

— Çeliğin Efendisi, bu yüce <Yıldız Yayıncılığı>'nın en sarsılmaz varlığı.

Yavaşça konuştum.

— Artık lütfen karşılık verme vaktiniz gelmedi mi?

[Takımyıldızı Çeliğin Efendisi sözlerini dinliyor.]

Takımyıldızı Çeliğin Efendisi. Tüm evrendeki en sert metalin efendisi ve Çelik Kılıç Lee Hyunsung'un sponsoru.

Doğrudan konuya girdim.

— Lütfen cisimleşeninize bir şans verin.

[Takımyıldızı Çeliğin Efendisi sessiz kaldı.]

— Tutarlılığınızı pervasızca kullanmaktan korktuğunuzu anlıyorum.

[Takımyıldızı Çeliğin Efendisi gözlerini kapattı.]

— Ama etrafınızdaki bulutsuların tepkisinden daha ne kadar çekineceksiniz? Senaryoların sonuna kadar öylece izleyecek misiniz?

Lee Hyunsung elinden gelen her şeyi yapmıştı. Artık sıra sponsorundaydı.

[Takımyıldızı Çeliğin Efendisi cisimleşen Lee Hyunsung'un cesaretini kabul ediyor.]

[Takımyıldızı Çeliğin Efendisi bunun için henüz erken olduğunu söylüyor.]

Bunu tahmin etmiştim. Gerçekten de Lee Hyunsung uyanışı için hâlâ fazla zayıftı.

[Takımyıldızı Çeliğin Efendisi cisimleşen Lee Hyunsung'un Hikayesini kaldıramayacağını düşünüyor.]

Çelik Hikayesi sert ve ağırdı. Lee Hyunsung buna dayanamazdı. Ama bu yalnızca tek başına olduğu sürece geçerliydi.

— Onunla birlikte ben de taşıyacağım.

[Takımyıldızı Çeliğin Efendisi sana bakıyor.]

Çeliğin Efendisi bir an bir şeyler düşünür gibi oldu, ardından başka bir mesaj gönderdi.

[Takımyıldızı Çeliğin Efendisi başını salladı.]

Ardından çevreyi elektriklendiren kıvılcımlar doldurdu.

[Kurgusal karakter Lee Hyunsung nitelik evrimine hazırlanıyor.]

[Bu niteliği evrimleştirmek için bir Hikaye gerekiyor.]

[Takımyıldızı Çeliğin Efendisi Hikaye Sınavı'nı başlattı.]

[Hikaye "Çeliğin Kanıtı" başladı!]

Lee Hyunsung'un bedeninden gümüş bir sel yükselirken uzun zaman önce TWSA'da okuduğum bir sahneyi hatırladım. Kimdi o? Bir karakter Yoo Joonghyuk'a sormuştu:

「 "Lee Hyunsung-ahjussi'ye neden Çelik Kılıç deniyor? Kılıç kullanmıyor ki." 」

Lee Hyunsung orijinal TWSA'da bile hiç kılıç kullanmamıştı. Yine de lakabı Çelik Kılıç'tı.

「 "Lee Hyunsung'un kılıca ihtiyacı yok." 」

Krrrkkk!

Lee Hyunsung'un erimiş kollarından ve bacağından beyaz çelik büyümeye başladı, ardından pullar gibi bütün bedenini durmadan kapladı. Adeta devasa tek bir kılıca dönüşüyordu.

[Kurgusal karakter Lee Hyunsung "Çelikleşme Sv.1" stigmasını etkinleştirdi.]

Karşılaştığı hiçbir sınavda kırılmayacak tek bir kılıç. Yoo Joonghyuk burada olsaydı kesinlikle şöyle derdi:

「 "Kılıcın kendisi o." 」




RoS: Çelik kılıcın sarsılmaz hikayesi.



Önceki Sonraki

Hata ve önerilerinizi Discord Sunucumuza katılarak paylaşabilir ve yeni bölümler yayınlandığında anında haberdar olabilirsiniz!

Topluluğa katıl, teorilerini paylaş ve yeniliklerden haberdar ol!

Discord'a Katıl!